Hani insan bazen düşleri ile dayanır acılara… Düş eker karakterine… Düşlerinin izinde kendisi olmak için çırpınır ısrarla. Gerçeği anlamak için biraz da… Düşlerin gerçek olması için çabalar sonra. Ve düş izinde tutunur hayata…

İçinden taşan acıya aldırmadan tutunur hem de… Kedere çıkan tüm yolların ağzında ihanetin lanet kokusu dolansa da… Simli bir yalnızlığı tercih edenlerin kamaşan gözlerinde yiten anlama ağıt yaksa da… Düş izinde yola revan olmuşken hesabını binyılların almanağında tutanlar tarafından terk edilse de…

Ancak düş kuranlar iyi bilir. Ufuk kararsa da, güneş batıp sözcükler dağılsa da, geleceği örmeye ahdettiğin bir yerde zaman düş izlerinde kendini yaratmaya devam eder. Sözcüklerin ahenginde güneş yine doğar, ufuk belirir ve hayat mecrasında akar.

Aslolan düş ile kendinden bişeyler katmaktır hayata… Bunun adı her ne olursa olsun hakikatin bir parçası olduğunun bilinciyle hayatın erdemli bir neferi olmaktır güzel olan… Varlığını gerçekleştirme arayışını tarihsel, kültürel, coğrafik motifler ile bütünleme arzusu ya da. Erhan gibi. Erhan Ölçen… Özgürlüğe dokuduğu ismiyle Rızgar heval… En çok ağabeyi Ümit’in (Özgür Rohat heval) düşlerinin izinde yürümüştü. Ümit’in yurdunun en güzel yerine emanet ettiği düşün peşine düşmüştü ısrarla… Ve 3 Kasım 2019’da Lice’de şehit düşmüştü. Bir 17 Ekim günü yaşama veda eden Ümit’in Özgür Rohat hevalinin peşinden ufka doğru yol almıştı o da... Sonra 108 gün toprağına kavuşmak için bekledi nice bilge çocuk gibi… 108 gün bir hastanenin morgunda rehin tutuldu. 108 gün toprağına yüz sürmek için direndi sevdikleri... Ve 108 gün sonra abluka altında toprağa verildi.

Masum gülüşüne eşlik eden samimi bakışları ve utangaç ifadesiyle düş ile düşün arasındaki bağın özgürlüğe kayıtlı olduğunu söylemişti bir zamanlar. Ve bir yazının içine not düştüğüm şu cümleleri, ‘Hem düş en çok özgürlüğe yakışır. Özgürlüğün köleye değil köleliğe başkaldırana yakışması gibidir düş ile özgürlüğün serüveni… Özgürlükte nefes alır çünkü. Bu da anlamını kadın özgürlüğünde bulur’.

Evet ömrü hayat kılma çabası ile varoluşunun gerçekleştirme arayışına girmişti. Öznesi hakikat, ruhu özgürlük, ifadesi anlam olan. Ve hepsinin arasında aşk ile köprüler kuran… Gözlerindeki ışıkla ruhuna dokuyan…

Varoluşunu anlamlandırmaya çalışan insanın zaman ve sabrın yanına mücadeleyi de sürerek olgunlaşacağına inanıyordu. Olgunlaştıkça çocuk ruhunu daha da koruduğunu fısıldarcasına… Hem düş izine insan en çok da çocuk gülüşlerini sürerdi ki.

Ankara’daki evimizde sessiz, sıkılgan mizacıyla zar zor da olsa sezilen qırıx üslubuyla çocukluk hallerini anlattığında her ikisinin Ümit ile Erhan’ın çocuk gülüşlerini, oyunlarını, mızıkçılıklarını duyduğumu hissetmiştim sanki. İçimdeki çocuğun sesini duymak gibiydi bir nevi…

“Bütün insanlar hakikat üzerine yaşarlar" diyor ya hani Jacques Renciere, Aisthesis adlı kitabında. Ve devam ediyor. "Ve onu ifade etmek ihtiyacındadırlar. Aşkta, sanatta, mal hırsında, siyasette, işte, oyunda acı sırrımızı dile getirmeye çalışırız. İnsan ancak yarı yarıya kendisidir. Diğer yarısı ise ifadesidir. Zira her yeni çağın deneyimi yeni bir itirafı gerekli kılar. Ve dünya daima şairini beklemekte gibidir”…

Renciere’ye şairini bekleyen dünyanın Erhan ve Ümit’in ve onların hayat akrabalarının gözlerine bakmasının yeterli olacağını söylemek gerek belki de. Düş, düşün, düşünce ile yollara düşenlerin bütünselliğinde şiirinin kafiyesine çoktan özgürlüğü ve aşkı dokuduklarını ve şairini bekleyen şiir olduklarını…

Ama en çok da Gülten Akın’ın, “Çağın en karmaşık yerinde durduk / biri bizi yazsın,/ kendimiz değilse kim yazacak/ sustukça köreldi /kaba günü yonttuğumuz ince bıçak” dizelerini kendimize hatırlatarak… Yaşamın anlamını bir sahip olma arzusu ile köreltenlere karşı donanımlı olarak… Sahi anlamları biriktirenleri anlamanın erdemine ererek… Satır aralarından ve sessizlikten kendini üreten, arada kalmışlığın yıkıcı zulmünden beslenenlerin sanal dünyasının farkında olarak…