Fam Yayınları’nın Bezuvar Kitaplığı’ndan çıkan Deniz Bilgin’in, hikayeleri ve denemelerinden oluşan “İçimdeki Yeryüzü” kitabı herkesin kendinden bir parça bulacağı içsel bir yolculuk. Zengin düş gücü ve doğa gözlemleriyle bezenmiş yazılarda kelimeler aklın süzgecine takılmadan yüreğe sesleniyor. Dağların, nehirlerin, ağaçların, rüzgarın diliyle konuşuyor Deniz. Kalbin sözünü unutanlara kalbin sesinin yükseltilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Düşlerle bezediği içindeki yeryüzünde, şehirlere ve modern yaşama dair hiçbir şey yok. Geleceğe dair özlemle büyüttüğü isteklerini ise umut gibi belirsiz bir uzaklıkla değil yaşanmışlıklar ve kurma iradesiyle tarif ediyor.




Dağ, nehir, rüzgar ve ağacın dili

Her anlatısında doğanın sesini insanın sesine boğmadan en yalın şekilde aktarma gayretinde Deniz. Böyle yalın bir dili yakalamasını ise yıllarca yaşadığı kırda, doğa ananın ona kollarında öğrettiği diline borçlu. Ama sadece doğanın dilini değil özelde dağın, nehrin, rüzgarın ve ağacın dilini de tek tek öğrenmiş. Onlar adına konuşması doğaya yabancılaşan insanın doğayı yeniden fark etmesi büyük bir şans. Deniz, daha ilk hikayesinde zengin gözlemlerini doğanın işleyişiyle paralel giden içsel yolculuğuyla anlatmaya başlıyor. Kelimeler alışa geldiğimiz işlevini yitiriyor, doğadan uzaklaştırmak yerine doğanın kuytuluklarına çekiyor. Azmar dağı soyunuyor karanlığından, sır perdesini yırtıp derin suskunluğuyla anlatıyor yaşadıklarını. Yalnızlığında sığındığı dut ağacı ise ona kadim zamanlardan anlatılar sunuyor. Önüne çıkan bütün engelleri bir bir aşarak kavuştuğu deniz yolculuğunda nehirlerin yanındadır.
Savurduğu zerreciklerle yaşamı yeniden üreten rüzgarın fısıtılsı ise her daim kulaklarımızda.


Güneşle başladı yaşam



Güneş onun yazımında farklı bir yerde. Yaşamı, güneş ışınlarının dünyaya vurmasıyla başlatan Deniz, hemen hemen her anlatısında büyük bir coşkuyla doğuruyor güneşi. Yaşamı güneşin yeryüzündeki konumuna göre şekillendiriyor, güneş ışınlarının vurmasıyla bütün sırları aydınlatıyor, insana en büyük cezayı ise güneşi görememe olarak veriyor: “Tabiatın tüm canlılarına besinini vermişti. Güneşin batışıyla doğuşu arasındaki karanlık zamana yayılıyordu tüm kötülükler... Güneş yeryüzünü terk ettiği yerde başlardı ayrılıklar, gidişler de o zaman başlardı... Güneş doğduğu müddetçe beklemenin ve umut etmenin de bir anlamı vardı.”



Kum dolduruyor etin yerini



Deniz’in anlatılarında modern hayatın kurduğu ilişki biçimlerine dair çok fazla bir şey bulamazsınız. Düşlerle bezediği içindeki yeryüzü başka bir dünyadır. Avrupa metropollerinde yaşamak zorunda olsa da ilk fırsatta içindeki yeryüzüne yakın diyarlara gitmesidir ona bu kadar içli yazdıran. Doğanın bağrına saplanan bir hançer olarak görür şehirleri. “Yeri deştiler kalbine dek, sancılar içinde bıraktılar” der ve şöyle devam eder: “Toprak kurudu, güneş yakıcılaştı. Şehirler kuruldu kumlardan. Sarı duvarları, çatıları, pencereleri, sarı tenleri olan binalarla donattılar. Canı acıyan yer hırsından tutuştu da böyle çöle dönüştü...” Ama insanın bu yaptığının bir cezası olmalı Deniz’e göre: Yer intikamını alıyor. Ellerime bak. Giderek derinleşiyor yarıklar ve kum dolduruyor etin yerine. Kum ne kadar derine gidebilir? Kalbime değiyor kumlar artık. Bir zaman sonra benden geriye kum kalacak.



Mutluluğa giden yol hangisi?


Her şeyin paramparça edildiği herkesin kendi gerçekliğinden koparılıp bir köşeye atıldığı dünyada dört göze ayırdığı kalbin yol göstericiliğine inanır. Kalp onun için bir pusuladır. “Pusulanın her yönünde düş vadilerine açılan yollar vardır” der ve bu pusula rehberliğinde yol almanın hiç de kolay olmadığını anlatır: “Hangi yöne gitmeliyim? Mutluluğa giden yol hangisi. Adımımı attığım yönde büyük çatlaklar oluşuyor. Düşmekten korkuyorum. Yeniden geri çekiyorum ayağımı. Bazen hiçbir yere gidemeyeceğimi hissediyorum. Hayat burada başladı ve burada son bulacak. Ayaklarım pusulanın ortasında başlayacak çürümeye. Ellerim düşecek önce, sağ elim doğuya, sol elim batıya. Ah kalbim kuzeyde kalsın ve başım gökyüzüne değsin, ayaklarım ise nehirlerle aksın... Pusulanın ortasında beklemek ölümdü. Ölümden uzağa kaçmalıydım, uzağa, daha uzağa. Ama yaşam hangi yöndeydi? Nasıl bilecektim? Bir döngü gibiydi, gittiğim yerlerden hep başa dönüyordum. Ve durmadan yeni başlangıçlara yol alıyordum.”



Düğüm ancak o anda çözülür


Eylül günlükleri ise eylül ayının her gününe denk gelen bir arayışın hikayesi. Geceleri gün ışığının yokluğunda düşleriyle aradığı Sen’in bedene bürünme halleridir yazdıkları. Sürgün geceleridir bütün bu eylül notlarının içeriğini belirleyen. Fakat sürgün onun için sadece ülkeden fiziki uzaklığın ifadesi değil. İnsan kafasında ve yaşadığı ilişkilerde de yaratır sürgünü: “Sürgünde geceler nasıldır bilir misin? Gündüz çalışabilirsin, yürüyebilirsin, insanlarla iç içesindir. Yalnızlığını gizleyebilirsin, acılarını, özlemlerini... Ama gece? Yalnızlıkların, özlemlerin sarar çevreni. Sen görmezden gelsen de, onlar üstüne üstüne gelir; omuzlarına çökerler. Kolların usulca düşer yanlarına; sesin-soluğun kesilir. Göz bebeklerin titrer, bıraksan oluk oluk akmaya hazırdırlar. Sürgünde, hiç kimse azaltamaz yanı başındakinin yalnızlığını; her şey o yalnızlığın başladığı an’a kilitlidir. Düğüm ancak o anda çözülebilecektir...” Bütün bu kedere rağmen yine de hep uzaklarda olan yakınlaştıkça varlığını yitiren Sen’e özlemini dile getirir: Neredesin? Hangi zamanda yollarımız kesişecek? Kendimden en fazla vazgeçtiğim anda duyduğum bir fısıltı, rüzgarla gelen. Ben ardına düştükçe uzaklaşan, ama aramaktan bıkmadığım, aslında biz olan senler.


Yeryüzünün kalbinde zamanı yitirdim

O, modern hayatın bütün algılarımıza kodladığı zaman algısını da alt üst eder. Ona göre zaman yitirilmiştir. “Yeryüzünün kalbinde zamanı yitirdim” der ve zamanı doğanın olayları içinde bir oluş olarak tanımlar: “Mevsimlerin, çiçekler zamanı, karlar zamanı, sararan yapraklar zamanı, meyveler zamanından ibaret olduğu mekanlardı. Yıllar, bu zamanların içinden yürümekten ibaretti. Henüz küçük dilimlere bölünmemişken zaman...”


İyi bir düşçü asla uyanmaz


Gerçekle, düş arasında ince bir denge tutturuyor, Carlos Fauntes’in “Yaşamak için hayale biraz ağırlık, gerçeğe ise kanat takmak gerek” sözünden feyz alarak. Düş ile gerçek arasındaki yolculuğu daha çok içindeki yeryüzünde saklı: “Bir başka yaşam kuruyorum yüreğimin yeryüzünde. Şarkılarımı söylüyor, hiç görmediğim yüzler konuk oluyor rüyalarıma, dünyada yaşayan hiç kimseye benzemeyen.” Yaşamın üzerine saldığı kederle düşleriyle kavga ediyor. Bu kavgasında Fernando Pessoa “İyi bir düşçü asla uyanmaz” sözüyle onun hep yanında. Keder, içinde düğümlendiğinde ise Sylvia Plath’ın ‘Deli Kızın Aşk Şarkısı’na sığınır: Kapıyorum gözlerimi ve ölüyor dünya /Açıyorum göz kapaklarımı ve doğuyor her şey yeniden...


ÖNDER ELALDI