"Ben Harput’un taşrasındanım, baskı ve zulüm altında kaç kez yangın ve kılıçtan kaçarak Adana’ya geldim. Hayatım boyunca birkaç kez ailemin darmadağın olduğunu gördüm, bazıları katledildi, bazıları kaçtı... Yedi oğlum vardı, üç kız ve torunlar, pek çok torun... Her seferinde ölülerin yası bitmeden ailemin dağılmış fertlerini toparlar, düşman bizi unuttuğunda da evimi yeniden kurardım."

Bu alıntı, Zabel Yesayan’ın, 1909 Adana Katliamı sonrasından, dönemin izlenimlerini paylaştığı "Yıkıntılar Arasında" adlı kitabından. Benim en fazla durduğum, dönüp yeniden okuduğum, takılıp düştüğüm satırlar... Düşman bizi unuttuğunda hala hayatın tutunacak tarafları olduğunu anlatan ve okuyanı defalarca bu hakikate ikna eden satırlar. Hayat orda bir yerde bitmiyor, yeniden yeniden başlıyor işte.

Adana Katliamı 1 Nisan 1909’da başladı, 4 gün sürdü ve Giligya Ermenilerinden ancak 3 bin erkeğin sağ kaldığı, 20 bin insanın öldürüldüğü, Seyhan nehrinin cesetlerle dolduğu, sokakların mezbaha olduğu, maddi hasarın 5 milyon altınla ölçüldüğü bir tarifsiz felaketti. 

Tarifsiz felaketlerin yaşandığı bu ülkenin bir yüzyıla kibirle adım attığının kanıtıydı Adana. 1915’in "soykırım" vurgusunu tartışmasız aradan çıkarmak için neden soy-kırım olduğunu konuşmamız gereken ilk adresti Adana. Erkekler öldürülmüş, kadın ve kızlar ayrılmıştı. Sadece Osmaniye’de galiba kasabanın çıkışındaki kilisenin içinde çok sayıda kadın ve çocuk ve erkek cesedi bir aradaydı. Kaçmış, tanrının evine sığınmışlardı, buraya dokunmazlar diyerek. Ateş en çabuk oraya varmıştı oysa... 

Peki bu ateşi kim neden yaktı? Sorunun yanıtı hakikati merak eden tarihçilerin sorumluluğunda. Ama okumak, ulaşabildiğimiz kaynaklardan hikayeyi derleyip toplamak; her bir yer çorak iken, yoksulluk fena iken dedelerimizin nasıl bir toprakta yaşadığını ve etrafta olup bitenlerdeki dahlini öğrenmek bizim işimiz. 

***

Geçtiğimiz yıl Aras Yayınları’nın yayınladığı kitabın yazarı, Ermeni aydınlarının İstanbul’dan çıkarıldığı ölüm yolculuğundan bir hastaneye saklanarak kurtulan bir feminist yazar. Tehcirden kendini kurtaran ama sığındığı Yerevan’da, 1937’de Stalin kovuşturmaları sırasında casuslukla suçlanıp tutuklandıktan sonra sürüldüğü Sibirya’da ve sonrası olmayan bir hayatın da adı... 

Şimdi 100. kez suratına tüküreceğimiz cinnetin sokaklarına girmiş bulunuyoruz. O cinnetin gerekçesi büsbütün bir nefrete adresli. Kendinden olmayana, kendine benzemeyene, daha akıllı, zeki olana duyulan küstah bir içlenme. Yoksa bir sabah onlardan "erken" kalkıp bir vahşete tarihlenmek bu kadar kolay olmasa gerek. O tırnak içindeki "erken", "Ermeniler yarın sabah kalkıp sizi kesecek"in Anadolu’ya düşürdüğü bir gerekçeli not. 

Anadolu’da hep erken kalkan tarafın Türkler, kalkmayı başaramayanların Rumlar, Ermeniler, Yahudiler olması şaşırtıcı değil. Bu topraklarda üstün olan erken kalkar ve kervanı da yolda düzer. Kervanı düzerken de bir yalana bulaştırdığı iştahlı iştahsız Kürtler eşlik eder yanları sıra. İşte bu kitapta da var: "Onlar gittikten sonra geldi Kürtler ve cesetlerin elbise ve ayakkabılarını çıkarıp, götürdüler..."

Gerisi mi? Gerisi Adana Ağıdı’nda...

Kendisi de Zeytun doğumlu yazar ve gazeteci Simpad Pürad oturup Adanayi Voghb’i (Adana Ağıdı) besteledi.

"zavalli Ermeniler bir dakikada,

düştüler vicdansız kılıc altına.

kilise ve okul alevler içinde,

binlerce Ermeni öldü hunharca."

"kanunsuz duygusuzlar, yetim bıraktı,

evladı anasından, gelini damadından,

alcak Adil ile duygusuz Cavit,

doydular içip Ermeni kanı."

Pürad bu ağıdı bestelediğinde Ermenilere dönük katliamın orada bir yerde kalacağını umdu sanırım. Çünkü 14 Nisan 1915’te Çankırı / Ayaş’a sürüleceğinden ve orada öleceğinden habersizdi.