Edebiyatta delilik neye yarar?

Kültür/Sanat Haberleri —

3 Mayıs 2021 Pazartesi - 21:00

  • Kafka’nın ‘anormal’ karakteri Gregor Samsa, böceğe dönüştüğünde sıradan yaşamına devam etmeye çalıştığı için gözümüzde biraz delirmiş haldeydi.

BİLGE AKSU

 

2019 yılında gösterime giren Joker filminin kahramanı Arthur Fleck, bir akşam vakti evinde zor anlar yaşarken eskiden tuttuğu günlüklere ve notlara baktığı sırada şöyle bir cümle ekrana yansır:

“Bir akıl hastası olmanın en kötü yanı, sanki sen öyle yapmıyormuşsun gibi, insanların senden normal davranmanı beklemesi…”

Arthur Fleck’in başına gelenleri, filmin izleyicileri biliyor. Bilmeyenler ise, ‘normal’ bir toplumda, ‘normal dışı’ davrananların başına nelerin gelebileceğini az çok tahmin ediyordur. Filmi ilk izlediğimde gözüme çarpan ve aklımdan bir daha çıkmayan bu cümle, bana toplumsal yaşamda nelere nasıl etiketler yapıştırdığımızı o günden beri sorgulatır. Arthur’un uyumsuzluğu, yersiz kahkahaları, sanrıları ve takıntıları, filmin evrenine kendini az çok hazırlamış seyirci topluluğuna bile acımasız gelmişti. Gerçekte onların neler yaşadığını bilmemize imkan yok sanırım.

Akıl hastalığı ya da toplumun tercih ettiği kullanımıyla delilik, eskiden beri ilgi çekici bir meseleydi. Edebi kurguda, sinemada, tiyatroda olduğu kadar, akademik çalışmalarda da üzerinde fazlaca duruldu, yazıldı ve çizildi. Psikolojinin eski dönemlerinde delilik, iyileştirilmesi gereken bir hastalık gibi görülür, bu yüzden hastalar, tımarhanelere yatırılırdı. Gerçi bugün de ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde ‘tedavi’ edildikleri düşünülürse, bu hususta çok fazla şeyin değişmediği de bir gerçek. Toplum için norm dışı davranışlar ya da düşünme biçimleri sergileyen herkesin, tedavi edilerek normalleştirilmeye çalışıldığı sürecin içinde yaşamaya devam ediyoruz.

 

Kafka ya da Anayurt Oteli

Kurguda ise delilik, gerçek yaşamda korkup bir kenara ayırdığımız karakterlerden ötede bir yerde duruyor. Çoğunlukla toplum-birey çatışmasını ele alırken deliliğe başvuran yazarlar, bir bakıma gerçeğe denk düşen bu uyumsuzluk hakkında eleştirel bazı söylemler de geliştirebiliyorlar. Örneğin Kafka’nın ‘anormal’ karakteri Gregor Samsa, böceğe dönüştüğünde sıradan yaşamına devam etmeye çalıştığı için gözümüzde biraz delirmiş haldeydi. Ya da Anayurt Oteli’nin Zebercet’i, herkesin yaptığı gibi işinin başında dursa, hayırlısıyla bir kısmet bulsa ve kendine bir hayat kursa, elbette ona deli demeyecektik. Edebi kurguda işlevsel bir öğe olduğu için delilik birçok eserde karşımıza çıktı.

Fakat deliliği Gregor Samsa ya da Zebercet gibi varoluşsal problemlerin odağında yaşamaktan çok, Arthur Fleck gibi, gerçek anlamda akıl hastalığından muzdarip şekilde yaşayan bazı deliler de ortaya çıktı. Akla ilk gelen, Gogol’ün meşhur delisi Poprişçin. Rus bürokrasisinin içinde, derecesi kendinden menkul bir memuriyette sıradan biri olmaya çalışması en büyük problemi olsa da, Poprişçin’in gerçekten akıl sağlığında bir sıradışılık olduğunun farkındayız. Aşık olduğu burjuva kızının başka birine gönül vermesiyle yavaşça normalin dışına çıkıp, kendini kral zannetmesiyle zirveye varan bu delilik için Gogol’ün seçtiği isim de epey manidar. Poprişçin, Rusça’da iki ayrı kelimenin birleştirilmesiyle oluşmuş: Çıkıntı ve arzu. Bunlar birleşince de hırslı bir çıkıntılık meydana geliyor. Tam olarak, toplumun pürüzsüz varlığına gölge düşüren küçücük bir pürüz yani.

Bu yazıda elbette, edebiyatın bütün deli karakterleri üzerinde durmayacağım. Asıl amacım, bilimsel yöntemin çizdiği çerçevelere sığdırılmaya çalışılan gerçek akıl hastalarının yaşadıklarını, edebiyatta yazarların da yaşıyor olduğunu göstermek. Kimi zaman tehlikeli fikirleri, kimi zaman özgüvensiz cümleleri kolayca sunmak için başvurulan delilerin, zorunlu bir ihtiyaçtan doğup doğmadığını tartışmayı amaçlıyorum.

Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol, bunu aklıma düşüren ilk eser olmuştu. Bir kere kitapta, akıl sağlığının yerinde olduğuna emin olabileceğimiz hiç kimse yoktu. Ve kitap, baştan sona bir delilik karnavalının temsili gibiydi.

Deliller geçidi

Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol, bunu aklıma düşüren ilk eser olmuştu. Bir kere kitapta, akıl sağlığının yerinde olduğuna emin olabileceğimiz hiç kimse yoktu. Ve kitap, baştan sona bir delilik karnavalının temsili gibiydi. Kısaca hatırlamamız gerekirse, Türkiye’nin genel bir panoramasını gördüğümüz hikayede, 1960 ve 1971 darbelerini yaşamış sol eğilimli bir kuşağın, 80 darbesi sonrasında kontrollerini nasıl yitirdiklerini görüyoruz. Baş karakter Yusuf, Diyarbakır’a giden bir trende uyanıyor ve karşısında Şair lakabıyla bilinen, arada bir tek başına gittiği meyhaneden tanıdığı yarı deli bir adamı buluyor. Tren yolculuğu, metnin üst kurmacası olduğundan, sonraki bölümlerde Yusuf ve Şair’in yakınlaşmasını, Şair’in verdiği bir takım mektupları ya da günlükleri Yusuf’un çözümleme çabasını okuyoruz. Söz konusu mektuplar, Yusuf’un babasına ait. Kendisi yıllardır kayıp olan bu baba, kitabın başında Yusuf tarafından annesinden duyduğu kadarıyla tanıtılıyor. Anladığımız kadarıyla pek de ‘normal’ biri değilmiş. Tıpkı annesi gibi.

Yusuf’un babası, nam-ı diğer, Oğuz, yıllar evvel Canan’la evlenmiş ve devrimci arkadaşlarıyla bir evde yaşıyormuş. 60’ların sonunda yükselen toplumsal hareketle birlikte, hem umutlu hem de cesur insanlarmış bunlar. “Şehre inenlerin ya ölü ya deli döndüğü” o yıllarda bu gençler, paralarını kitaba ve şaraba yatırarak yaşayıp gitmekteymiş. Günün birinde, ufak bir gezintiye çıkıp geriye bir kişi eksik döndüklerinde işler çığrından çıkmaya başlamış. Gezi günü birini, bir süre sonra da diğerini yitirdikleri iki arkadaşlarından sonra Oğuz ve Canan, bunalım içinde yaşamaya devam ederken, bir sabah Oğuz, hamile karısına şarap şişesinin üstünde bir not bırakıp ortadan kaybolmuş. Notta, “İntikam alacağım ve döneceğim.” yazıyormuş.