Halk hikayeleri gibi anlatıların icra alanları medrese gibi yazılı ürünlerin meydana getirildiği kurumlar olmayıp, daha çok halk ozanları olarak tanımlanabilecek dengbêjler vasıtasıyla köy evleri ve divanlar olmuştur. Dengbêjler mesnevilerdeki dini anlatıyı ya da bir destan ve halk hikayesini bütün köylülerin toplandığı şevbêrk denilen anlatı gecelerinde belli bir üslupla anlatırdı.
Kürt sözlü edebiyatı ve anlatılarının dayandığı bu uzun süreli dengbêj geleneği aynı zamanda bol sıfatlı, bol teşbih ve mübalağalı anlatım tekniğini meydana getirmiştir. Belli bir ‘öğretim’ mekânına sahip olmayan ama usta-çırak ilişkisine benzeyen bir sözlü kültür ilişkisine dayanan dengbêjlik kurumu, daha sonra yeni ürünlerin verildiği Kürt edebiyatındaki ilk anlatı örneklerinin anlatım ve tekniği üzerinde hâkim bir dil oluşturmuştur.
Bu bağlamda Kürt edebiyatının ilk roman ve hikaye örneklerine bakıldığında ‘birey’e ait hikayelerden çok toplumsal hikayelerin ve yazılı bir üründen çok sözlü bir ürünün deşifre edilmiş çîrok/hikayelerin var olduğu görülür. Bu nedenle son dönem modern ürünlere kadar roman ve öykü yazarının bir çîrokbêj (hikâye anlatıcısı) mi yoksa bir çîroknivîs (hikâye yazarı) mi olduğu belirlenemiyordu.
Çîrokbêjlik, birçok halkta olduğu gibi Kürtlerin sözlü edebiyat geleneğinde de önemli bir yere sahiptir. Hatta sözlü geleneklerin uzunca bir zaman toplumsal alanda etkili olması ve modernitenin Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya göreceli olarak geç girmesi, masalların ve halk hikayelerinin tuttuğu yeri daha önemli kılmıştır yazılı Kürt edebiyatında. Bu oldukça zengin anlatı türü, Kürt sözlü edebiyatında oldukça büyük bir yere sahiptir. Hemen her Kürt çocuğu, yörelere göre farklılık gösterse de büyüklerimizden  yaşamları boyunca çîrok dinlemiş, çîroklarla büyümüştür.
Çîroklar, öncelikle aile içinde anlatılırdı. Burada toplumsal işbölümü ve geleneksel hiyerarşinin önemi büyüktü. Her durumda masal, hikâye, destan, menkıbe, vs tek ya da üç beş çocuğa anlatılmazdı. Kural gereği değil; ailenin gayet kalabalık oluşundan ileri gelen doğal bir dinleyici topluluğu daima hazır ve nazır idi. Zikir ayini yapılır gibi, resmi olmayan merasim düzenlenir gibi bir yol yordam izlenirdi.
Masal başlayıp bittiğinde, topluluk ruhu yekvücut olurdu. Sayısız beden, tek ruhta temsil edilirdi. Bu ruhani ve rahmani zirve, bir yanıyla kolektif bir meditasyondu: Dünya işlerinden uzaklaşmanın; halvet olup deruni bir tefekküre dalmanın, vicdanıyla baş başa kalmak suretiyle toplumsal vicdanla bütünleşmenin vakti zamanıydı o an.
Ancak özellikle 1990’lı yıllarda Türk devletince gerçekleştirilen köy boşaltmaları sonucu yaşanan yoğun iç göçün de yarattığı yeni yaşam koşullarında bu gelenek azaldı. Hatta giderek yok olduğunu söylemek de mümkün. İşte biraz da bu gerçekten dolayı bu sayımızın dosya konusu, çîrokbêjlik kültürüdür. Kazım Orak, Azad Zal ve Cafer Solgun’un konuyla ilgili hazırladığı yazılarda, bu geleneğin hem geçmişine ve kökenlerine, hem bugününe ilişkin yorumlar bulacaksınız.
Keyifli okumalar...