Zira AKP hükümeti altındaki Türkiye, böylece dünyada en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülke ünvanına da ‘layık’ oldu. Mevcut durumda 93 gazeteci cezaevinde.
Bunların 36’sı, tutuksuz yargılanan 8 meslektaşlarıyla birlikte önümüzdeki pazartesi (10 Eylül) gününden itibaren hakim önünde olacak. Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi gereğince ‘KCK örgütü yöneticisi olmaktan’ ve ‘örgüt üyeliğinden’ cezalandırılmak istenen gazeteciler yanı sıra, eylül ayında gazetecilerin yargılandığı dört ayrı dava daha görülmeye başlanacak.
Türkiye devleti tarihinin her aşamasında cezaevlerinde gazeteciler de bulundu. Ancak hiçbir dönemde sayıları bu kadar yüksek olmamıştı. Tutuklu olan gazetecilerin ve basın emekçilerinin büyük kısmı, özgür basın kuruluşlarında çalışıyordu.
Peki bu kadar gazetecinin tutuklu olduğu böylesi bir dönemde ana akımda durum nedir?
Hatırlanırsa genel seçim sürecinden bu yana çok sayıda gazeteci, işini kaybetti. Televizyonlarda Banu Güven, Mirgün Cabas ve Ayşegül Arslan’ın programları yayından kaldırıldı. Birçok köşe yazarı da, bazen doğrudan Türk Başbakanı’nca hedef gösterildikten sonra kovuldu. Yaratılan böylesi bir korku atmosferi, gazeteci ve köşe yazarında otosansüre yol açması sıradışı bir sonuç değil. Zira her sansür, otosansürü hedefler.
Ama son dönemde Türkiye’de gazeteciliğin ve köşe yazarlığın niteliğinde ciddi bir değişim kendini göstermeye başladı. Kimi durumu 1990’lı yıllara benzetse de, 90’lı yılları kat ve kat aşan bir gerçek söz konusu. Zira o yıllarda medya, devletin Kürt halkına karşı yürüttüğü kirli savaşın rol dağılımında ikincil bir misyona sahip iken, günümüzde bizzat tetikçilik yapan bir medya gerçeği ile karşı karşıyayız. AKP’nin bu konsepti içinde medya, birincildir.
Öyle ki köşelerden ve birinci sayfalardan hedef göstermelerden tutalım yalan-yanlış yayma konusunda hiçbir şekilde çekinmeyenler, hala kendilerine ‘gazeteciyim’ diyebilmekte. Ki hedef gösterilen, genelde AKP hükümeti devletinin hedefinde durandır.
Türkiye’de medyanın geldiği nokta bununla da sınırlı değil. Medya artık tamamen siyasi iktidarın güdümünde çalışıp hareket ediyor. Öyle ki önemli ani gelişmeler üzerine nasıl yayın yapacaklarını bilmeyen medya organları, aniden susturulup ‘normal’ yayına geçebilmekte, yayınlarını düzenlerken doğrudan başbakanlığın ağzına bakabilmekte. Türkiye’de basın hiçbir zaman özgür değildi. Ama tarihinin hiçbir döneminde bu kadar bağımlı da değildi.
Özgür basın emekçilerinin başlayan davası vesilesiyle Türkiye’de gazeteciliğin geldiği noktayı irdelemek istedik. Daha önce özgür basının niteliklerini ortaya koyan bir dosya hazırlamıştık. Bu dosyamızda ise bir bakıma özgür basının ne olmadığına odaklanıyoruz. Konuyla ilgili Veysi Sarısözen, Ragıp Duran ve M. Delila tarafından kaleme alınan yazıları ilgi ve beğeniyle okumanızı diliyoruz.
22 Eylül’de çıkacak 99. sayımıza dek hoşça kalın...