"Fazla konuşmadan büyüdüm,
soğuk bir yağmur ve çanlarla sarmalanmış
bir uzaklıktan düştüm buraya:
dünyanın saf ölümüne borçluyum
ateşimin filizlenmesini"
Pablo NERUDA
Sürgünlük, egemenlere karşı bir itirazın, bir direnişin varlığının da göstergesi ve bir başka adıdır. Dünyanın her yerinde benzerleri yaşanmakla birlikte, Mezopotamya ve Anadolu toprakları da çok yoğun sürgünler yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Farklı halklar, inançlar ve görüşlere bir ceza olarak dayatılan sürgünlük, bireyin göçertildiği yerlerde (diasporada) de kimlik ve değerlerine karşı asimilasyon, yalnızlık ve psikolojik etkileriyle ayrı bir yok etme politikası olarak dayatılmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda sıkça uygulanan bir politika olan sürgün, Türkiye devleti kurulduktan sonra da muhaliflere ve etnik kimliklere yönelik sıkça devreye konulan bir yöntem oldu. Ermeni, Asuri-Suryani, Rum, Kürt ve çok sayıda aydının yanı sıra son kırk yılda siyasi düşüncelerinden dolayı onbinlerce insan sürgüne gönderildi. Devletin takibi, tacizi, suikast girişimleri, baskı politikaları, legal siyaset yapma olanaklarını ortadan kaldırma, uzun süreli hapis cezaları ile birlikte, bu zulmü pekiştiren bir araç olarak sürgün politikasına da her dönemde başvuruldu.
Türkiye'de 12 Mart, 12 Eylül darbeleri ve Kürdistan'da devam eden 30 yıllık savaşın sonucunda milyona varan zorunlu göç veya sürgün yaşandı. Onyılları bulan bu sürgünlük hallerinde yeni kuşaklar da yetişti. Bu durum artık diasporada bir yara veya sorun olarak var olmaya devam ediyor.
Bizler de PolitikART'ın bu sayısının dosya konusunu "sürgün ve diaspora"ya ayırdık. "Sürgün zordur, dava insanının sürgün yemesi ise daha zordur" diyen Cahit Mervan, "Ebedi mahkumiyetin diğer adı: Sürgün" başlıklı yazıyı kaleme aldı. Enver Toksoy da "Sürgün ve sürgünlük halleri" başlıklı yazısında "Bilinmeyene doğru gerçekleştirilen bu zorunlu yolculukta, sürgün yollarında birçok insan da sınırlardan geçiş dönemlerinde katledildiler" sözleriyle fiziki kayıplara dikkat çekti. "Bugün binlerce aydın ve onbinlerce devrimci Avrupa’nın 17 ülkesine dağılmış halde, sürgün yaşamı sürmektedir" diyen Hayri Argav, bir insanılık suçu olarak "Türkiye sürgünleri"ni yazdı. Hasret Birsel ise "Her çiçek kendi toprağında güzel kokar" başlıklı yazısında, "Sürgünde yaşıyor olmayı, öteki olmayı, en önemlisi yurtsuz ve kimliksiz olmayı hangi cümleye yüklerseniz yükleyin, yetersizlikten cümle kağıt üzerinde dağılıp gider" diyor. Yine birçok okurumuz kısa görüşlerle, "Sürgün dipsiz bir kuyu gibi" vurgusu yapıyor.
PolitikART'ın bu sayısında "Dağın dili" bölümünde Nûjiyan Erhan, "Kapitalizmin tavukları"nı yazdı. Vahyettin Sarı ise "İçeri'den" "Varlık yokluk savaşında Kürtlük" yazısını bize yolladı. Erdin Baysal, "Eski Tüfek'in vasiyeti!" hatırlatırken, Serdar Eroğlu da "Siyah Güzeldir!" başlıklı yazısında Bantu Stephen Biko'nun protresi yazdı. Serdar Adar, "Bir özgürlük tutkunu: William Wallace"nin hakayesini yazdı. Özgür Pazarcık ise "Güle güle tuzsuz çocuklar" öyküsünü kaleme aldı.
Yeni bir sayıda buluşmak dileğiyle…
editörden