Tam ve eksiksiz özgürlük ancak zamanı kollamakla mümkündür; zamanın, tüm olanaksızlıkların imdadına yetişmesini beklemekle, sabırla yani... Tarihinde hep belirsizlikler, hayal kırıklığı olan toplumların minik bir zaman ayarına gösterecek sabrı olur mu hiç? Olmaz.
Olmadığını hep beraber bir kez daha gördük. Öfke hummasına tutulmuş hükümetle; baskıya, gözaltı ve tutuklamalara, öldürülmelere karşı içindeki öfkeyi sokağa dökmek isteyen Kürtlerin başına düştü cemre. Bir taraf zarar ziyanın hesabını yapıverdi hemencecik, 1 milyon dedi; diğer taraf malumumuz; 2 ölü, yüzlerce tutuklama...
Bana Mersin’i anımsattı Newroz.
Günler öncesinden komşu kentlerden polis takviyesiyle Kürtlerin yaşadığı mahalle abluka altına alınmış, giriş-çıkışlar kontrol ediliyordu. Önce tertip komitesi tutuklandı - hepsi de yasadışı örgüt üyesiydi(!) -, meydan başsız kalınca da devlet elinde copla, kalasla daldı insanların arasına...
Taş atan 3 yaşındaki çocuğu görüntüledi tüm televizyonlar. Taşı kaldırıp gücü oranında fırlatmaya çalışıyordu, ama taş hep arkasına düşüyordu. Almaya çalışırken düşüyor, yeniden kalkıyor, yeniden deniyordu. En sonunda yarım metre kadar ileriye atmayı başarabilmişti. O keyifle bir başka taş aranmaya başlıyordu çocuk...
O gün insanlar öldü, evlere gaz bombaları atıldı, panzerler ölüm makineleri gibi sürüldü insanların üzerine... Ara sokaklara uzun süre giremedi polis; 10–20 yaş arası çocuk, genç, taşla molotofla sokağını savundu bir derin öfkeye...
***
Şimdi işyerimden çıkmış, Kazlıçeşme’ye doğru gidiyorum. Taksi şoförü Mevlanakapı’dan itibaren, itirazı olan tercüman gibi olan biteni anlatıyor: ‘’Görüyor musunuz şerefsizlerin yaptığını, durakları, kaldırımları sökmüşler... Bunları şahlandıran Ankara’dakiler, onları kurşuna dizmek gerek...’’
Kendimi taksiden atıyorum dışarı ve bir bakkal dükkanına giriyorum ekmek için: ‘’Ah ablacığım az daha ekmeğimizden canımızdan oluyorduk, bu itler burada taş taş üstünde koymadı!’’
Kapımın önünde yaşlı komşum, birkaç genç bulmuş, taşları toplattırıyor. Bir evin camı kırılmış. ‘’Ah kızım işten mi geliyorsun, biz burada mahşeri yaşadık, lanet azrailler canımıza kast etti...’’
Hava gergin... Sokaktan beşerli gruplar halinde, hallerinden hiç de ‘’sivil” oldukları anlaşılmayan, neredeyse aynı şekilde sıkı giyinmiş, genç-orta arası sert bakışlı, yorgun adamlar geçiyor...  Asayişin kemal haliyle ilgileniyorlar... Elektrik direğindeki sarı-kırmızı-yeşilli afişi paralıyor, ayağının altına alıyor biri. Uff, derin öfke...
***
Jose Saramago’nun ‘’Kabil’ini okumaya iyi ki başlamışım... ‘’İnsanların tarihi, tanrıyla anlaşmazlıkların tarihidir; o bizi anlamaz, biz de onu” der Saramago. Kabil’in Habil’i çok böbürlendiği için, egosunu parlattığı için öldürdüğünü biliriz. Kabil’in ‘’efendi” ile yaptığı anlaşma sonunda çıktığı yalnız ve sürgün yolculuğunda gördükleri, tanrının ya da ‘’efendi”nin o kadar da iyi niyetli olmadığına dairdir.
Komşum Azrail’i küçük ve aşağılayıcı harfle söylerken bile tanrısına ne kadar az sadık olduğunu anlatıyordu aslında: Cebrail baş kerrûbi ise Azrail’in de ondan aşağı kalır yanı var mıydı?
İyi Kürtler bütçe planlaması yapmış, sarayda Nevruz kutluyordu; politik ve ilişkileri iyi tutmak adına... Kötü Kürtler ise öldürülmelerini, gözaltına alınmalarını, yasaklanan dillerinin verdiği acıyı, devletin ‘’imha” halini kusuyorlardı sokağa...
Kabil ile Habil’in kavgasını göz ucuyla izleyen ve vicdan sınırını nereye kadar çekeceğini düşünen efendi ise ellerini ovuşturuyordu uzaktan... Tam ve eksiksiz özgürlük için, Kabil’i Habil’e düşman eden katle hayran efendiden kurtarmak lazım düşünceyi...
‘’Belirsizliğin yolu başlangıçta dardır” evet, ‘’ama onu genişletmeye hazır biri elbette bulunacaktır...’’