2012 yılının son haftaları Medya Savunma Alanları aralıklarla bombalanıyor. Yine Kuzey Kürdistan’da askeri ve siyasi soykırım operasyonları devam ediyor. Hükümetin Kürt meselesine bakışı, uyguladığı politikalar, Erdoğan’ın kullandığı nefret dili karmaşık olan sorunu daha da büyütüyor ve kanın akmasına neden oluyor. 2012 yılında yaşananlar belki 2013 yılının da temel sorunları olacak. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit, askeri ve siyasi operasyonlar, Roboskî Katliamı, dokunulmazlık meselesi, Batı Kürdistan gibi temel konuları KCK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan’a sorduk ve önemli yanıtlar aldık.


Sert bir savaşı takip eden açlık grevlerinin ardından sanki bir yumuşama dönemi oldu. Ne oldu da yeniden sertleşen bir dil karşımıza çıktı?

Zindan direnişçilerinin esas amacı yeni demokratik bir süreci başlatmaktı. “Amacına ulaştı ve sonuç olarak da demokratik çözüm zeminini olgunlaştırdı” diyebiliriz. Öyle bir ortam yarattı. Bu ortam değerlendirilmedi. Erdoğan, bu ortamı tümüyle bir tarafa iten ve gerginlik ortamını yeniden geliştiren dokunulmazlık konusunu gündeme getirdi. Daha sonra yine yaygın bir biçimde geliştirilen KCK adındaki operasyonlarla ortam bir bütün değişti.

Ne olması gerekiyordu?

Barış eğer olacaksa gerillayla olur. Gerillaya merhaba diyen kişileri yargılayan bir anlayış, Kürdistan’a çözüm ve barış getiremez. Sen sömürgeci zihniyetle “terörist” görebilirsin ama Kürt toplumu böyle görmüyor. Dolayısıyla Kürt toplumundan oy alan veya Kürt toplumunun içerisinden çıkan milletvekillerinin de bu özgürlük gerillalarıyla merhabalaşması öyle abes bir şey değildir. Türkiye’nin ortamını gözetmek gerektiği yönünde ben de eleştirdim. Fakat kalkıp da bunun sanki öyle çok ağır bir suçmuş gibi ele alınıp gündemleştirilmesi, çözüme açık olan bütün barışçıl zeminleri ortadan kaldıran bir tutum olur. Esası budur.
Demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için karşılıklı kabullenmelerin gelişmesi gerekiyor. Onlar aslında bizimle barış yapmayı değil, bizim tasfiye edilmemiz ve bu temelde hakimiyet sağlamak suretiyle sükuneti geliştirmeyi istiyorlar.
Dolayısıyla bu politikalarla demokratik çözüm sürecinin olgunlaşması çok zordur, hatta mümkün değildir.

Son günlerde yeniden kitlesel tutuklamalar oldu. Siyasi soykırım operasyonlarını nasıl yorumluyorsunuz?

Benim şahsen çok fazla gururuma dokunan şey, hiçbir biçimde illegal bir faaliyet yürütmemiş ve yaşamı boyunca yasal çalışmalar içinde yer almış bu suçsuz insanların alınıp zindana atılmasıdır. Salt Kürt olduğu ve kimliğine sahip çıktığı için bir insanın zindana atılması gurura dokunan bir şeydir.
Yine KCK’lidir, vb. söylemler kullanıyorlar. Öyle bir şey yok; bunlar Fethullah Gülen çevresinin ve AKP’nin oluşturduğu safsatalardır.

Amaç nedir?

Amaç Kürt siyasetini yok etmektir. Bu yöntemle BDP’yi resmi olarak değil ama fiilen kapatmaktır, onu çalışamaz hale getirmektir. Bakın, ben geçtiğimiz günlerde tesadüfen bir televizyon programına katılan BDP Mardin İl Başkanı’nı dinledim: “Ben sekizinci il başkanıyım, benden önceki yedi il başkanı içerde” diyordu. Bu, Kürt siyasetine karşı yapılmış olan büyük bir vicdansızlıktır. Mesela Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın kabadayılığından falan bahsedilir ama bu kabadayılıkla uyuşmaz bir şeydir; bu namertliktir. Senin siyasi muhalifindir, onun elini kolunu bağlıyorsun, ardından ise “gel güreşelim” diyorsun. Bu bir siyasi soykırımdır.
İşbirlikçi bir siyaset oturtulmak isteniliyor.

Bu tablo içerisinde görüşmeler var yorumları yapılıyor. Görüşmeler var mı yok mu, sayın Öcalan’la görüşmeler var mı, yine KCK ile bir görüşme var mı yok mu kamuoyu merak ediyor?

Şimdi görüşmelerin olup olmaması bu noktada bir şeyi ifade etmiyor. Önemli olan sonuçtur. Şimdi devam eden bir saldırı var mı? Var. Bu saldırı, savaşın bir farklı biçimi midir? Evet. Bu savaş sürüyor yani. Çoğu zaman da “görüşmeler var, devam ediyor, sonuç alacak, bu sorun çözülecek” türünden söylemler dillendirilerek, bu sözler, toplumu hep beklentiye sokma, böylece insanların mücadele azmini törpüleme ve kararlı bir sürecin gelişmesinin önüne geçme gibi psikolojik savaş aracı biçiminde kullanılıyor. Öyle bir şey yok, ortaya çıkan bir sonuç yok. Önemli olan sonuçtur. Mesela şimdi bazı çabalar olabilir. Biz aslında bu çabalara da değer veriyoruz ama önemli olan kararlaşmadır, karar vermedir. AKP Hükümeti ve devleti çözüm kararını vermelidir.

Neden AKP devleti kavramını kullanıyorsunuz?

Çünkü hükümet şuan devlete tamamen hakim durumdadır. Yani aralarında bir fark kalmamıştır.
Bu sorun Türkiye’nin en stratejik ve en temel sorunudur; devletin karar vermesi gerekiyor. Bu sorun bir müsteşarın çözeceği bir şey değildir; çok daha ağırdır. Ben kimseyi küçümsemiyorum ama bu sorun çok ağırdır, ciddidir. Dolayısıyla karara ihtiyaç vardır.
Çözüm beklentisi olan tüm kesimlere bir kez daha belirtiyorum: “Biz de çözüm istiyoruz ve biz zaten çözüm için mücadele ediyoruz. Ancak AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın çözüm için ‘Kürt sorununu çözeceğim, Kürt halkını, Kürt ulusunu tanıyacağım’ deyip karar vermesi gerekiyor.” Mesela AKP, Kürtleri bir millet olarak kabul ediyor mu, etmiyor mu? Eğer ediyorsa o zaman niye “tek millet” diyor. Etmiyor. “Kürt kökenli vatandaşlarımız var ama herkes Türk’tür, Türk milletidir” diyerekten inkar ve asimilasyon aşılamaz.

Nasıl olmalı?

Eğer bir millet varsa, bu milletin hakları vardır. En insani hak ise anadilde eğitim hakkıdır. Anadilde eğitim hakkının olmadığı bir yerde asimilasyon vardır.
Devlet adına hareket eden hükümetler ve resmi kurumlar şunu görmeliler: Burada yaşayan ve kökleri tarihin derinliklerine dayanan bir Kürt milleti vardır. Bu milletin varlığı kabul edilmedikçe asimilasyon kalkmaz, inkar aşılmaz ve Kürt sorunu da çözülmez.

Empati meselesine ne diyorsunuz?

Evet, empati kuralım. Ne işin var senin bu ülkede? İnsanlar 10 bin yıldır burada yaşıyor. Gelip işgal etmişsin, dilini ve tarihini yasaklamışsın, her gün çocuklarına zorla, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye yemin içtiriyorsun. Ondan sonra da demokrasiden bahsediyorsun. Bir de kalkıp bize “milliyetçi-ırkçı” diyorlar.
Sen bir halk için soykırım politikasını esas alıyorsun, zorla tek millete tabi tutuyorsun, her şeyde “Türk milleti” diyorsun, “ecdadım” diyorsun, ondan sonra kalkıp da kimlik siyaseti yapmadığını söylüyorsun. Biz kimlik siyaseti mi yapıyoruz? Hayır.
Biz bir kültürün bir halkın bu biçimde paçavraya dönüştürülmesine, soykırıma tabii tutulmasına karşı vicdanımıza dayanarak başkaldırmış bir hareketiz.
AKP’nin geliştirdiği sömürgeci siyaset açıktır. Dilini ve üslubunu biraz değiştirmek kaydıyla, Kemalizm’i olduğu gibi uygulayan milliyetçi-ırkçı bir politikadır. Bunu biraz kamufle eden kelime ve kavramlarla, yine bir biçimde insanları oyalayan taktiklerle bunun üstünü örtme çabası vardır. Ama bunun üstü örtülemez; gerçekler ayan beyan ortadadır.

Erdoğan çeşitli platformlarında hatta tramvay ya da metro açılışlarında bile bir biçimde lafı size getiriyor. Bu hakaret eden dili nasıl buluyorsunuz?

Erdoğan’da hakaret edici, küçümseyen, dıştalayan, egemenlikçi üslubu sürekli var. Geçtiğimiz günlerde bölgedeki siyasetçileriyle toplantı yapan Erdoğan, -basına yansıdığı kadarıyla- “ben BDP’ye ve BDP’ye oy verenlere Zerdüşt demedim, işte her gün dağda Zerdüştlük ayinlerini yapanlar var (yani güya biz yapıyormuşuz), onlara söyledim” demiş.

Yapılıyor mu?
Bu bir çarpıtma, bir yalan. Her şeyden önce biz çağdaş, demokratik, seküler bir hareketiz. Kalkıp da 2 bin yıl önceki bir inanışın ayinini dağda yapacak değiliz. Cemaat çevresinin, hiçbir gerçeğe dayanmadan tamamen uydurma senaryolarla hazırlamış oldukları kimi diziler vardır. Başbakan oralarda görmüş olabilir.
Sünni ve Türk egemen bakış açısından hareketle, kendi dışındakilerin hepsini küçümseyen, aşağılayan ve dıştalayan bir üslup söz konusu. Bunu bazen açık söylüyorlar, bazen üstü örtülü bir biçimde söylüyorlar. Kısaca üslupla Türkiye’nin temel sorunlarının çözüme kavuşması mümkün değildir.

AKP ve Fethullan Gülen Grubu, Sri Lanka modelini tartışıyordu, halen o noktadalar mı?

Kendilerince denemeye de kalkıştılar. Fakat ters döndü. 2012 yılını bizim açımızdan bir yıkım, tasfiye ve katliam yılına dönüştürmek istediler. Planları böyleydi. Fakat tam tersine 2012 yılı gerilla için bir hamle yılı oldu. O yönlü teorileri ve planlamalarının hepsi gümbürtüye gitti, sonuç almadı. Bu amaçla örgütledikleri paralı güçler pratikte tamamen tasfiye oldu; işe yaramaz hale geldiler. Bu nedenle tekrardan Genelkurmay’ın özel kuvvetlerini devreye sokmak zorunda kaldılar. Kısaca o politikaları tutmadı ve aslında yenildiler.

Ondan mı bu kadar öfkeliler?

Evet. Yenildiler ama bundan da vazgeçmemişler. Bu süreçte gerillada bir büyüme yaşandı. Bu açıktır. Şimdi ise bunu gizleyemiyorlar. “Dışarıdan destek alıyorlar” diyorlar; İran’a ve Suriye’ye, yine bölgedeki konjonktürel duruma bağlıyorlar. Bunların tümü safsatadır. Biz hareket olarak halen özgücümüze dayanıyoruz.

Geçtiğimiz hafta bir röportajınızda silahlanma meselesini gündeme getirdiniz ve daha fazla silahlanacağız dediniz. Ne demek istediniz?

Şimdi bölgede zaten herkes silahlanıyor. NATO bile silahlarını Türkiye’ye getirdi ve bölge giderek bir savaşa doğru gidiyor. Şimdi devam eden bir savaş vardır ve bu savaş yıl içinde sonuçlanmayarak önümüzdeki sürece dönük bir sürü şey bıraktı. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte savaşın daha da yaygınlaşacağı görülüyor. O açıdan Kürt halkının savunma güçleri daha fazla silahlanma ihtiyacını hissediyor tabii. Bizler de elbette bölgede yaşanan gelişmeler çerçevesinde kendimizi daha iyi hazırlamak durumundayız. Bunu çok samimi bir biçimde söyledim; “ciddi anlamda silahlanma sorunlarımız var, onlarla uğraşıyoruz” dedim. Aynen öyledir. Ama “eğer gerçekten Türk devleti bu sorunu barışçıl yöntemlerle çözmeye karar verirse biz ona da varız” dedim. Yoksa tabii ki silahlanacağız. Kimse aptal değil. Kürt halkı da kendisini savunacak, direnecek ve bölge yeniden biçimleniyorsa Kürt halkı da bu yeni düzenlemede yerini alacaktır. Bunun önüne kimse geçemez.

Kürt halkının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bölge halkları demokratik ulus perspektifiyle demokratik konfederal bir sistemle gayet tabii bir arada eşit-özgür bir biçimde yaşayabilir. Bizim esas amacımız budur. Ama buna gelinmezse, sömürgecilik bunun bütün yollarını kapatırsa o zaman Kürtler de başının çaresine gayet tabi bakar. Ortadoğu bölgesi yeniden biçimlenecektir. Bu yeniden biçimlenmede tabii ki Kürt halkı da yerini almaya çalışacaktır.
Şimdi Türk devleti hem bundan korkuyor, ürküyor hem de herhangi bir adım atmıyor.  “Güney’de Kürtler statü kazandı, eğer Suriye’de de statü kazansalar ben ne yaparım” diye düşünüyor. “Ben ne yaparım” var mı? Artık 19. yüzyılın teorileri geçti. Artık bu konsepti değiştirmeniz gerekiyor.

Batı Kürdistan’la ilgili ne yapacaksınız? AKP’nin Batı Kürdistan politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’nin temel politikası Batı Kürdistan’daki Kürt halkının anayasal düzeyde statü kazanmamasının önüne geçmedir.  
Yakın zamanda PYD’nin dışındaki Kürt Ulusal Meclisi altındaki oluşuma üye 16 örgüt Ankara’ya davet edilmiş. “Devlet uçağını gönderiyoruz, devlet misafiri olarak sizi davet ediyoruz” denilmiş. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor? Gerçi onların gideceğini de sanmıyorum.
Batı Kürdistan’da PYD’nin de içinde bulunduğu Batı Kürdistan Halk Meclisi ile farklı partilerin yer aldığı Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi bir araya gelmiş ve Kürt Yüksek Konseyi’ni oluşturmuşlar. Ancak Türkiye bu oluşumu bozmak için çok çaba sarf ediyor.

Serêkaniyê’ye saldırılarını bu kapsamda mı ele almak lazım?

Elbette. Örneğin; Türk Dışişleri Bakanı bu 16 örgüte “siz PYD’yi dışlayın, biz size her türlü hakkı hatta federasyonun bile elde edilmesi için yardım ederiz. Bunun için ağırlığımızı koyarız. Siz yeter ki PYD’yi dışlayın” diyor.

Peki, PYD nasıl dışlanacak?

Bakın, PYD oradaki kitlenin yüzde 60’ını 70’ini temsil eden kitlesel bir örgüttür. Bu, Kürtlere “birbirinizle çatışın” demektir. “PYD’yle çatışın, biz sizin arkanızda oluruz” demektir. Tabii onlar PYD’yle çatışırsa öyle bir hak da elde edilemez, onun ortamı bile kalmaz. Zaten Suriye en küçük parçadır; bir de iç çatışma olursa bırakın hak elde etmeyi, olan da gider.
Öbür yandan ise değişik Suriye Arap örgütlenmelerini de askeri, ekonomik, vb. her türlü imkanı sunarak ve bu biçimde destekleyerek, onları saldırttı. Çetelerin hepsi zaten Türkiye’den geldi. Yani bir devlet belki de ilk kez bu kadar ayan beyan bir şekilde bazı silahlı gruplara destek sunmuş oluyor. Mesela Serêkaniyê’de saldırganların arka cephesi Türkiye’dir. Oradan geliyor, çatışıyor, yaralanıyor, yoruluyor, orada gidip dinleniyor, yaralısını götürüyor. Yani tamamen arka cephe biçimindedir.

Türkiye uluslararası hukuk ihlali yapmıyor mu?

Bu ihlaldir tabi. Fakat kimse bunu öyle fazla dillendirmiyor, deşifre etmiyor. Türk basınının önemli bir kesimi zaten yandaştır, onlar es geçiyor. Diğer kesim de sanırsam ürküyor. İlginçtir, bunu uluslararası güçler de seyretmesine rağmen, uluslararası basın da çok fazla dillendirmiyor.

Türkiye El Kaide’yi mi destekliyor?

Türklerin orada desteklediği gruplar, El Kaide’yle ittifak yapmış ve Kürtlere karşıdırlar. Kürtlere karşı El Kaide’yle, Selefilerle ittifak yapmış. Bunu kendileri de söylüyor; o söz konusu örgütlerin kendileri de ifade etmişler. Bu kadar da olmaz. Bu, Kürt düşmanlığıdır. Bunun üstünü örtmek için de PYD’nin varlığını gerekçe göstermekte.
Araştırıyor, nerede Kürt karşıtı bir Arap aşireti varsa onların hepsini Urfa’ya davet ediyor; kendisi senaryoyu oluşturuyor, kendisi geliştiriyor, sonra da “ben demokrasiden ve Kürt haklarından yanayım” diyor. En son Dışişleri Bakanı “bizim için oradaki Kürt varlığı tehlike değil” demiş. Safsata bunlar. Gerçekten çok iğrenç bir şey. Bu kadar da olmaz. Koskoca bir devlet, kendi yönetimini kurmuş ve varlığını korumaya çalışan küçük bir şehrin üzerine kendisinin silahlandırdığı örgütleri gönderiyor.
Bütün Kürt halkı şunu iyi bilmeli: Türk devletinin yaptığı bu şey Kürt halkına düşmanlıktır. Bunun başka bir izahı yoktur. Bu, PYD’yle izah edilemez. Buna karşı çıkmak gerekiyor. Batı Kürdistan’da ulusal birlik kurulacaktır. Çünkü tabandan istem vardır. Türk devletinin politikaları şimdiye kadar orada sonuç alamadı. Davutoğlu’nun bu kadar çaba sergilemesine karşın Kürt halkı birliğini korumaktadır. Türk devleti bunun önüne geçemez.

Ulusal birlik açısından bu konuyu tamamlamak için söylüyorum, Kürtler ne yapmalı, nasıl pozisyon almalı?

Biz artık şunu söylüyoruz: Resmi bir ulusal platformda bir araya gelinip ortak karar alınamayacaksa da -ki bunun önünde de engel bölge devletleridir, bölgedeki konjonkturel durumdur- bu olmayacaksa da her Kürt hareketi yani değişik parçalarla dayanışma içinde olmalıdırlar, ulusal politikayı, ulusal diplomasiyi esas almalıdırlar. Bir birlerine zarar vermemelidirler. Bir kere Kürtler arası çatışma asla ve asla olmamalıdır. Bu çok büyük bir tarihsel gaflet olur, hata olur. Buna yer vermemek gerekiyor. Ama sadece çatışma değil, siyaseten de birbirini boşluğa düşürmeme, zarar vermeme önemlidir. Bu anlamda bir ulusal konsensüs olmalıdır. Biz şimdi ona dönük çaba gösteriyoruz. Umarız bu konuda gelişmeler yaşanır. Belli bir düzey var zaten, eskisi gibi değil. Ulusal çıkarlara ters davranan herhangi bir örgüt bu toplumda artık teveccüh göremez. Bunu herkes biliyor. Dolayısıyla yani bir araya gelinme ve resmileşmiş bir birlik olmasa da ulusal çıkarlar temelinde politika yürütme ve bu temelde tüm örgütlerin belli bir pozisyon alma durumlarına dönük çaba göstermek gerekiyor. Biz şimdi bunun üzerinde duruyoruz.


ERDAL ER/ANF/BEHDİNAN