Türkiye gibi hukuku, yasaları, idari mekanizmaları düzen tutmayan, her şeyin güçlünün keyfiyetine teslim edildiği ülkelerde, hele de bugünkü gibi kaos devleti, iktidarı ve toplumu kıskacına almışken, seçimler önemlidir.

Seçimlerin önemini ise sadece hükümet olan kim sorusunda aramak yerine ortaya çıkan güçler dengesine, devletin ya da toplumun kırmızı çizgilerinde yol açtığı değişime bakarak değerlendirmek gerekir. Nitekim, örneğin bir önceki yerel ve genel seçimlerde BDP’nin kaydettiği seçim başarısı, devletin Kürtleri inkar politikalarına büyük bir darbe indirmişti. Seçim sonuçlarıyla başlayan domino etkisinin, tatminkar bulmasak da halen ve Kürtler lehine devam ettiği de bir gerçek.
Türkiye bugün de, içinde bulunduğu siyasi ortam itibari ile değişime oldukça açık bir konumda. Üstelik iktidar güçleri arasında devam eden, yargıyı, orduyu, polisi ve hatta sermayeyi de içine alan bu kavga, sadece taraflarını değil, devleti de zafiyete düşürmüş durumda.
Ve bugün, “o ya da bu siyaset gelir geçer, baki olan devlettir” diye düşünenler, büyük bir kaygı içindeler. Hatta devlet zarar görecekse yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk; her şeyin üstü örtülmeli diye düşünen önemli bir kesim var. Nitekim Paris Katliamı ile ilgili ortaya çıkan MİT belgesi hakkında yorum yapan Fox TV ana haber sunucusu gibi, "Ordunun kozmik odasına girmişti polis. Şimdi de MİT'in kozmik odasına mı girildi? Devletimizden büyük devlet refleksi göstermesini bekleriz. Pisliklerin ortaya dökülmesine izin vermemeli” diyerek bu düşüncesini açıklıkla ortaya koyanlar da var bir hayli.
Yani, devletin bekasını her şeyin üzerinde tutanlar, cumhuriyet tarihinde ilk defa büyük bir korkuya kapılmış durumdalar. Ve eminim ki, AKP nin tutumundan rahatsız olsalar da devlet yararına istikrar oradan gelecek bilseler, tüm tükürdüklerini yalayıp elleri titremeden, oylarını AKP’ye verebilirler. Ancak ulusalcı kanadı ve Kürtleri kazanmak için manevralar yapsa da, AKP son dönemdeki tutumuyla devlete verdiği zararları ve doğurduğu güvensizliği silebilecek gibi görünmüyor.
Şimdi diyeceksiniz ki, bu durumda toplumun AKP karşıtı kesiminde güçlü, istikrarı yeniden kurabilecek, toplumun ihtiyaçlarına cevap olabilecek bir parti arayışı olmalı. Ah keşke! Ama yok. Çünkü bu kesim, alternatifini de bulamadığından, yetersizliğine rağmen devletçiliği tartışma götürmez CHP’de birleşme konusunda ısrarlı.
Bizim cenahta konuşulansa bambaşka. BDP ve HDP’nin olası seçim başarıları dillendiriliyor pek çok yerde. BDP’nin oylarını koruyacağına hatta arttıracağına inanırım. Ancak ben ki kuruluşundan çokça umuda kapılmış biri olarak, HDP konusunda aynı umutvar söylemleri, bu aşamada yanıltıcı ve gerçeğe aykırı buluyorum.
Kaldı ki, sadece umut ya da hayal ederek güzele ulaşılamayacağına, kimse itiraz etmez sanırım. Mesela HDP’nin siyaset ve ekonomide yaşanan gelişmeler ya da nasıl bir siyaset, nasıl bir yerel yönetim sorularına verdiği etkili cevapları duyabilmiş değiliz halen. Buna bir de yöneticilerinin imajı ve ittifakları da eklendiğinde, hali hazırda BDP’nin gölgesinde bir HDP imajı var ki, bu imaj HDP’nin Türkiye partisi olmasına da dillerden düşürülmeyen Gezi ruhunu ve potansiyelini kendisinde toplamasına da engel.
Üstelik, bu seçimlerde de bir kez daha ortaya çıkan acı bir gerçek var. Devletin bekasını kıble edinenler yanında, Kürtleri kırmızı çizgisi olarak gören, bu konuda Kemalizmi aşma becerisi gösteremeyen ÖDP'nin de içinde olduğu kimi sol kesimler de HDP’ye Kürt partisi muamelesi yapıyorlar. Ve çoğu yerde açık ya da gizli CHP’yi destekliyorlar.
Şimdi, HDP konusunda umutvar olabilmek için, yani HDP’nin BDP’nin oylarını paylaşmaktan fazlasını yapacağına inanmak için; yani kendi seçmen potansiyelini yaratacağına inanmak  için, gerçeği de buna uydurmak gerekir düşüncesindeyim. Gezi ruhu demekle Gezi’de ortaya çıkan potansiyel HDP’ye gelmiyor çünkü. Toplum, ezberini bozacak bir etki olmayınca seçimde yine ezberlerine danışıyor ve bu gün CHP, ‘yetmez ama evet’le AKP’nin karşısındaki yerini koruyor.