Sanatçılar toplumların ahlakıdır, vicdanıdır. Toplumların bilinçaltı, bilinci, aklı, gelecek tasavvurcuları, kurgucularıdır. Geçmişi, bugünü, yarını bir arada tahlil, tenkit ve terkip edenlerdir. İnsanı, toplumu ve hatta ve hatta anayasal düzeni tebdil, tağyir ve ilgaya matuf yaratıcı, estetik eylemlerde bulunan iflah olmaz muhaliflerdir. Sanatçısı böyle olmayan toplumların, hakçı, eşitlikçi, demokratik, müreffeh ve mutlu bir yaşam kurmaları ve sürdürmeleri mümkün değildir.  

Dünyadaki tüm toplum ve topluluklar ama özellikle de Ortadoğu toplumları çokça uzun bir zamandır vicdani, ahlaki sorumluluk üstlenmiş; estetiğin ancak etik ve vicdani ölçülerle bir arada bir anlam ve değer ifade edeceğini düşünen sanatçılardan mahrumlar. Kendi toplumlarında yahut dünya kamuoyunda belli bir tanınırlık ve etki alanına sahip sanatçıların pek azı gerçek anlamda kurulu düzene muhalefet edebilir bir pozisyondadırlar. Kurulu düzene eklemlenmiş, sanatı bir emtia olarak kurgulayan ve piyasanın ihtiyaçlarına göre üretim gerçekleştiren sanatçılar en yaygın sanatçı profilini oluşturmakta.

Sinema sanatı bugün itibarıyla gerçekten diğer bütün sanat dallarının kat be kat üstünde bir etki gücüne sahip durumda. Böyle olunca da hem ahlaki-estetik kaygıyla hareket eden hem de popülüst-ticari kaygıyla hareket eden pek çok insan sinema alanında üretmeye ve var olmaya çalışmaktadır. Bu anlamda dağıtım ağları ve film festivalleri de tam anlamıyla gladyatörlerin kanlı çarpışmalarına sahne olan arenalara dönüşmüş bulunmakta. Özellikle film festivalleri, organizasyon kapasitelerini iktidar odaklarına bağladıkları ve bağımsız olma niteliklerini kaybettikleri oranda yukarıda tarifi yapılan bir sanatçının, sinemacının ve sinema filminin ortaya çıkması çok mümkün görünmemektedir. 

Türkiye’deki en popüler ve toplumsal etki gücü ve referans olma özelliği yüksek festival olan Altın Portakal Film festivalinin ödül törenini izlemek, Türkiye’de sinema sanatının ne halde olduğunu anlamak açısından son derece ibret verici. Festival, görece bağımsız ve demokratik üretim süreciyle gerçekleşen belgesel filmleri, festival dışı bırakarak bir festivalde sorun yaratacak baş ağrısından peşin olarak kendini kurtardı. Festivalin ana sponsoru olan Antalya Belediyesinin iktidardaki partiye mensup başkanının hem festival sunucusunun, hem festival direktörünün hem de belediye başkanının kendisi tarafından bunca pespaye bir şekilde övülüşünün, salonda oturmakta olan ve nerdeyse Türkiye sinemasının çok önemli bir oyuncu, yapımcı ve yönetmen kitlesinin var olduğu bir ortamda hiçbir tepki görmemesi dikkate şayandır. Buradaki mesaj şudur: Sinemacı iktidara ne kadar yakın durursa, ne kadar muhalefet etmekten uzaklaşırsa, iktidar politikalarına ram olan filmler üretirse önü o kadar açılır.  

Festivalde ödül alan sinema sanatçılarının yaptıkları ödül konuşmalarının da o yıl festivalin ana sponsoru olan belediyenin hangi partiye ait olduğuna göre de değiştiği görülmektedir. Eğer CHP’de ise daha Kemalist ve sol tandanslı konuşmalar, eğer AKP’de ise bu yılki törende de görüldüğü üzere suya sabuna dokunmayan genel kardeşlik, dostluk mesajları veren konuşmalar yapılmaktadır.  

Yanıbaşlarındaki Ortadoğu böylesine kanlı bir süreçle kaynamaktayken, yaşadıkları ülke olan Türkiye’de her gün beş on gencin, kadın ve çocuğun öldüğü, halklar arası bir kanlı savaşın güçlü bir ihtimal olarak kendini gösterdiği bir ortamda güzel şık elbiseler giyip, iktidar güzellemeleri yapılan bir törenle ödüllerin dağıtıldığı bir ödül gecesine katılmak çürümek değil de nedir. Öyle sanıyorum ki Altın Portakal Film Festivali, iktidarın bugün ulaştığı güçle orantılı olarak son on beş yirmi yılda hiç bu kadar iktidar gücüne ram olan bir ödül törenine ve ödül konuşmalarına tanık olmamıştı.