Kurumuyor, kabuk bağlamıyor yaralarımız. Toprak hep kızıl ve ıslak; taşıyor artık yaralarımızdan akan kan. Derelerimize karışıyor. Derelerimiz, çağlayanlarımız kızıl. Kızıl bir çığlık Kürdistan baştan başa. Neresine dokunsak acı bir feryatla ürperiyoruz. Bağrına oturmuş acılar, bırakmıyor yakısını. Gelincikleri hiç solmayan kızıldan bir tarla adeta. Hiçbir ömre sığmıyor, hiçbir beden taşıyamıyor kendisine yaşatılanları. Bu ne bir serzeniş, ne bir feryat ne de figan. Bu bir çağrı, Ehmedê Xanî’den bize ulaşan bir çağrı. Kürt’e ve Kürdistan coğrafyasına, tarihsel, kültürel mirasına, hafızasına dayatılan soykırıma karşı bir çağrı; direniş çağrısı.
„Saki Allah için lütfet Cem kadehimize de koy bir yudum şarap. Kadeh şarapla dünyayı göstersin, Görünsün dilediğimiz ne varsa. Aydınlığa kavuşsun önümüze durumlar, Gelecek bizim için başarılı olacak mı bilelim. İşte kemale erdi talihsizliğimiz, Acaba zevale yüz tuttu mu dersin? Yoksa hep böyle olduğu yerde mi kalacak, Son devir gelip çatıncaya dek? Mümkün mü acep felek çarkından, Bizim içinde çıksın bir yıldız, Bize yar olsun bahtımız…” Kürt edebiyatı ve sanatının temellerini atan usta şair ve yazar Ehmedê Xanî’nin ‘Derdimiz’ şiirinden kısa bir dörtlük bu. Şiir oldukça uzun. Soykırım fermanlarına karşı Kürt halkına birlik çağrısını da taşıyan bu şiir de, Kürt’ün nasıl cengaver bir gerçeğe sahip olduğunu, Kürt ve Kürdistan gerçeğinin bir ulus olarak kendi varlığını sürdürebilmesi için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini çok dokunaklı sözlerle işliyor.
Xanî’nin şiirinde 17’inci yüzyıldan 21’inci yüzyıla taşınan bir çağrı var. Zulme boyun eğmeyin, direnerek var olabilirsiniz, dilinizi, kültürünüzü ve Kürtlüğü koruyup yaşatabilirsiniz diyor. Geçtiğimiz günlerde faşist Erdoğan’ın Kürdistan’a atamış olduğu kayyımlar Roboskî ve Uğur Kaymaz anısına yapılan anıtları, Ehmedê Xanî anısına yapılan büstü yıktı. Yılardır uygulanan ve sonuç vermeyen asimilasyon politikalarına karşı diline, kültürüne, tarihsel gerçeğine daha fazla sahip çıkan Kürt’e karşı kültürel soykırımdır yapılan.
Görüntüleri izlerken, DAİŞ çetelerinin antik kent olan Palmira’da gerçekleştirdiği yıkım ve Musul müzesinde bulunan heykelleri balyozlarla nasıl parçaladıkları geldi aklıma. Zihniyet ve uygulamalar aynı. Önce coğrafyaları işgal ediyorlar. Sonra o coğrafyanın insanlarını vahşi yöntemlerle katletmeye başlıyor, kadınlarına ve çocuklarına bir ganimet olarak el koyup tecavüz etmeyle sürdürüyorlar hükümlerini. Tarihsel ve kültürel yıkımla da soykırım planlarını tamamlıyorlar. Erdoğan faşizminin de Kürdistan’da Kürt halkına karşı uygulamış olduğu soykırımın DAİŞ çetelerinin Suriye, Irak, Rojava Kürdistan’ı ve Şengal’de gerçekleştirmiş olduğu soykırımından hiçbir farkı yok. Kuzey Kürdistan’da yıkılan Sur, Cizre, Şırnak, Silopi, Gever, Nusaybin ve hala devam eden kentsel yıkım ve işgal aynı. Bodrum katlarında diri diri yakılan yüzlerce insan, işkenceyle katledilen ve daha sonra çıplak bir biçimde bedenleri teşhir edilen, panzerlere bağlanarak sürüklenen cansız bedenler ve hala panzerlerle ezilerek açığa çıkan katliam görüntüleri aynı. Çocuklara yönelik cinsel istismar ve kadınlara yönelik şiddet ve tecavüz aynı. Kentlerin ve halkların kimliği haline gelen semboller, figürler yerine kendi sembol ve figürlerini yerleştirmeleri aynı.
Faşistlerin, zalimlerin bir de sonları aynıdır. Aynı kaderi paylaşırlar. Kürtler Roboskî ve Uğur Kaymaz’ın anıtını, sadece unutmamak adına değil, bir gün mutlaka hesabını sorma adına diktiler. Kürt uluslaşmasına şiirleriyle ruh veren ve Kürtlere başarının anahtarını birlik olmakla uzatan Ehmedê Xanî’nin çağrısı da buna yöneliktir. Birlik olarak, çoğalarak direnmekten başka bir şansı yok Kürtlerin.