İnsanlık eline ilk kez taşı aldığında, ihtiyaçları doğrultusunda kullanmıştır. Kendini savunma, beslenme ve yaşamsal gereksinimlere kolaylık sağlayan bu ihtiyacın teferruatlarına inme merakının sarması, taşı önce iki sonra daha çok parçalara bölmeyi, böylelikle en küçük zerresine ulaşmayı amaçlamıştır. M.Ö. 500’lerde atom (parçalanamaz) denilen ve daha da ufalanamayan maddeye ulaşılabilmiş ve tüm cisimlerin bu zerreciklerin birleşmesiyle meydana geldiğine kanaat getirmiştir.
Aradan geçen 2 bin yıllık teknolojik gelişmelerin neticesinde ise atomun içinde hareketlilikler belirlenmiş ve akabinde tüm hareketlerin sistematik tarzda bir döngü içerisinde olduğu kuantum fiziği ile tespit edilmiştir. Daha sonra bakmışlar ki, evrenin oluşumuna sebep olan bu zerrecikte gerçekleşen olaylar, dünyanın doğal sisteminden galaksisine kadar ve tüm evrende de mevcuttur!
Bilim, tüm bu gelişmeleri farklı farklı isimlendirse de henüz tatmin edici bir sonuca varamamıştır. Bu belirsizlikler, sübjektif yaklaşımlar sonucu, iktidarlarca manipüle edilerek topluma kendi çıkarı doğrultusunda aktarılmıştır. Ancak Öcalan, bunun bir canlılık olayı olduğunu söylemekle evrenin cansızlığından bahsedilmeyeceği ve bu canlı-cansız saptırmasının bir insan zihninin ürünü olduğunu anlatmaktadır.  Bu çerçevede, Öcalan’ın “anlamak adalettir!” perspektifi bizlere bir şeyin doğru temelde anlamlandırılmasına ne kadar adaletli yaklaşıldığına, aksi halde ise adaletsizliğin kıskacında sıkışacağımızın teminatını vermektedir. Bundan yola çıkılarak, canlı-cansız ikilemi tahakkümler ve sömürgeci tekel elleriyle inşa edilmiş bir ütopya olup, mevcut sistemin ‘bilim’ ile yaşamını sürdürmeyi, aynı zamanda, tüm doğayı tahrip etmeyi amaçlamaktadır.

Buna karşı ekolojik paradigma, bize en genel alternatifi sunmaktadır. Ekolojik anlayış sadece ağaç ve bitkiler gibi klasik ezberlerden ibaret olmayıp, geniş anlamıyla, tüm çevre ile ilişki kurmaya, bu temelde doğayı anlamaya dayalı bir bakış açısıdır.



Gümüşhane E Tipi Cezaevi