Mevsim ılıman, güneşli günlerdi. Reis, Moskova kapılarına sığınıp icazet almış, Türk ordusunun öncü birlikleri, bir sabah Başkomutanın emir ve komutuna uygun adımlarla, sınırı devirip Suriye topraklarına girmeye başlamıştı. Hedef, kardeş IŞİD’in kişiliğinde, Kürtlerdi.

Ordu, Suriye’nin fethi yollarında, şenlik havalarında şıngır mıngırdı. Başkomutan ise Çavuş İdi Amin ve Çavuş Hitler’den farklı olarak, askeri kışlada jilet, sabun, havlu, dileyene bisküvi, elma, armut da satan kantinin (market) eski asteğmeniydi.  

Ancak, askeri deneyimleri elma-armut sandıkları komutanlığıdan ibaret değildi. Savaşa dair kulak misafirlikleri, ayrıca, Hazreti Ali’nin cenkleri kitabına aşınalığı vardı. Peygamberin Uhud ve Kuyu (Hendek) savaşlarını “din alimleri"nden dinlemiş, Çanakkale savaşlarını da, meydanlarda seçmene malzeme yaptığı Mehmed Akif’in şiirlerinden biliyordu. 

Bu deruni kültürüyle, o şimdi Türk ordusunun baş komutanıydı. 

Ve de ordusu, oradan buradan satın alınmış veya NATO tarafından bağışlanmış cicilerini (tank, top) kalabalıklara gösterme şenliğindeymiş gibi ilerliyor, dost ve din kardeşi IŞİD’le cenge yürüyordu.

Yürüyüşte, Başkomutana General Zekai (Aksakal) vekalet ediyordu. General, zırh kaplı Jipi içinde, en başta gidiyordu. Kameralara selama durup el sallaya sallaya ilerlerken, gören savaşa değil, sanki Kürdistan dağlarını yangına vermeye, şehirlerini yıkıma gidiyor sanıyordu.

Ütünden taşan öz güvenle, zaferden zafere koşan Kartacalı Hannibal veya Romalı Sezar’ın gölgesini, Moskova’yı zapta revan olan Napolyon’un sol bilmem neyini andırıyordu.

Ancak çalımlanmakta kendince haklıydı. Bunun için bir değil, birçok sebep ile saiki vardı. En birinci sebep, efendisinin gözdesi olmasıydı. Bunu da hak ediyordu. Çünkü karşı darbe gecesi (15 Temmuz), Sarayını ve saltanatını canla, başla savunmuştu.

Ayrıca, mahalle çocuklarının, 1789’daki Paris direnişini taklit ile Kürt şehirlerinde inşa ettikleri barikatları, üç-beş ay süren taaruzlardan sonra yıkmayı başaran generaller silsilesi içinde bir kaykaydı. Savunmasız Kürdistan şehirlerini topa, tanka tutan yıkımın ekip başlarından ve Kürt kırımında ölüm “meleklerinden" biriydi.

O, kendinden menkul şöhretiyle, Suriye’de Kürtleri temizleyip efendisine fetih armağan etmek üzere seferdeydi. Peşinden akan zırhlı savaş araçlarının şangırtı, şungurtu ve gıcırtısı, yürüyen demir-çelik hurdalığını andırıyor, ama Osmanlı ordularını savaşa kızıştıran mehter müziği kadar hoşluk serpiyordu ruhuna.

Bu arada, sefere kilitlenmiş televizyon kanalları, ekranı ortalayarak “flaş, flaş" uyarıları yapıyor, spikerlerler gizlemeyemedikleri coşkulu bir sevinçle, Nazım Hikmet’in “güneşin zaptı yakındır" dizesine nazire, komşu ülke zaptının anlık mesele olduğunu haber veriyor, ganimete hücum vakti geldiğini müjdeliyorlardı.

Nitekim ilk hedef olan, tek kurşun atılmadan “ele geçirilmiş"ti. Kardeş IŞİD, törensellikle kendi bayrağını indirip, Türk bayrağını direğe çekmiş, ÖSO adıyla Türk ordusuna yamanan kiralık çeteler, sokak başlarını tumuş, Türk askerleri de iyi yürekli kurtarıcı rolünde, şeker dağıtacakları çocuk arayışına girmişlerdi.

Sonraki günler de vukuatsızdı. Dünya, varsın din kardeşlerini savaşta bilsin, onlar ortak düşman Kürtlerle meşguldu.

Bu arada kantin subaylığından bozulma Başkomutan aralıksız zafer naraları atıyor, “bir haftalık temizlikten sonra, hedefimiz Mibic ve Rakka’dır" müjdesini tekrarlıyordu.

Beri yanda, Türk ordusu ta Edirne, Bolu, Kayseri’den aktarılan birliklerle takviye ediliyor, bu arada IŞİD, gizli anlaşma bozulmuş, ihanete uğramış, kandırılıp dolandırılmış gibi bir kinle karşı atağa geçiyordu.

Bundan sonra, ölüm haberleri gelmeye başlıyordu.

9 Aralık 2016 tarihinde başlayan El Bab saldırısı ise yerinde çakılı kalıyor, onca takviye ve hava gücü desteğine rağmen, bir ilerleme sağlanamıyordu.

 Oysa Ankara’daki Sarayından manzaraya bakan Başkomutan, ilk hamlede, El Bap’ın zaptı için bir hafta süre tanımıştı. Ancak, bir hafta haftalara katlanıyordu. İkinci ay tamamlanırken, bir Beyrut gazetesi, “yerinde çakılan Türk ordusu, çekilmek istiyor ama, bataklıktan çıkamıyor" haberini yayımlıyordu.

Sonra, Arap medyası, Türk ordusu için, ardı ardına “kara haberler" yayımlamaya başladı. Kayıplarının açıkladıkları gibi 50-60 kişi değil daha fazla olduğunu bildiren Arap kaynakları, Türk ordusunun El Bab’ı Suriye ordusuna bırakıp çekilme manevralarına başladığını duyuruyordu.  

Hangi yan ve yönden bakılırsa bakılsın, manzara diktatörün yenilgisiydi. Nerede bir silah patlasa “bana da yer açın, savaşayım" diye öne atılan, Suriye fatihi olmak için, olmadık taklalar atıp yalvaran, rüşvet bile veren Başkomutanın ordusu, “El Bab çıkmazında yenilginin ruh haliyle, zorda"ydı.

Amerika’ya danışmadan işgal seferine çıkanlar, şimdi bataklıktan çıkmak için yardım dileniyorlar…