Erdoğan’ın Suriye merkezli Ortadoğu krizinde savaş baronluğu yaptığını artık yedi düvel biliyor. En mantık ve ahlak dışı yöntemlerle tezgah kuran Erdoğan’ın yaptıklarına artık kimse şaşırmıyor.

Erdoğan’ın yaveri MİT müsteşarının "gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesine saldırtırız” demesi gibi, her türlü çılgınlıkları “yok artık” dedirtmiyor insana. Çünkü varlık gerekçesi bu kanlı tezgahlardır.

Erdoğan’ın bu yalan propagandalarına ve kirli savaş tezgahlarına son olarak Kobanê ve Girê Spî’ye saldırları da eklendi. Minbic üzerinden fırtına koparan Erdoğan, Rojava’yı işgal etmek için Kobanê ve Girê Spî saldırılarıyla zemin yokluyor.

“Güney sınırımızdan saldırılar var, terör tehdidi var” yalanlarına kendisi inanmaya başlamış ve Türkiye toplumunu da buna inandırmış olabilir. Ancak durumun böyle olmadığını, saldırının Erdoğan tarafından gerçekleştiğini, terör faaliyetlerinin tamamen kendisi tarafından organize edildiğini bütün dünya biliyor, görüyor.

Erdoğan sadece bununla da yetinmiyor. Kuzey Suriye’de halkların boğazlaşması için durmadan içten de karıştırıyor. Ajan faaliyetlerini Erdoğan’ın bir numaralı adamı MİT Başkanı Hakan Fidan örgütlüyor. Gerekirse 8 füze atarak kendi vatandaşlarını öldürmeyi dahi bulunmaz bir plan gibi sunan zihniyetin, Suriye halkları arasında iç çatışma çıkartmak için her türlü çılgınlığı ve ahlaksızlığı yapması son derece muhtemeldir.

Arap şeyhi Beşîr El-Hiwêdî’nin katledilmesi ve hemen ardından çukur medyasının bunun üzerinden başlattığı kara propaganda aslında her şeyi net olarak ortaya koyuyor.

DAİŞ faşizmine karşı QSD çatısı altında bütün Suriye halklarının öz savunma temelinde mücadele ettiğine tüm dünya şahitlik etti, ediyor. Ama bunu en iyi bilen de Kuzey Suriye halklarıdır.

Devlet ve iktidarın hüküm sürdüğü 5 bin yıldan bu yana belki de ilk defa halklar demokratik bir sistem içinde ortak yaşam imkanı buluyor ve kendi öz savunmalarını da birlikte sağlıyor. Bunun ulus devletler açısından ne anlama geldiğini de aslında en iyi bu devletlerin iktidarını elinde bulunduran savaş baronları bilir.  Dolayısıyla Erdoğan halkların ortak yaşam ve ortak savunma stratejisinin gelişmesine paralel olarak ayaklarının altındaki iktidar halısının kaydığını çok iyi görüyor.

El-Hiwêdî’nin katledilmesinin hemen ardından özellikle Arap halkının QSD’ye karşı kışkırtılmaya çalışılması, tam da gelişen bu sistemden duyulan korkunun sonucudur.

İyi ve tarafsız incelemeyle El-Hiwêdî cinayetinin arkasında MİT’in olduğu kesinlikle ortaya çıkarılabilir.

Bölge halkları arasında son derece saygı duyulan siyasetçi Ömer Aluş da geçtiğimiz Mart ayında katledilmişti. Aluş’un cinayetine dönük yapılan incelemeler ve elde edilen bulguların hepsi MİT’i işaret ediyordu. O dönem de Türk medyası olayı QSD’ye yüklemiş, ancak bölge halkı içinde bu kara propagandanın hiçbir karşılığı oluşmadığı gibi, aksine herkes Türk devletinin bu kirli planları devreye koyduğunda hemfikirdi.

El-Hiwêdî’nin hedef alınması ve hemen ardından kara propagandayla QSD’ye saldıran Türk devleti, bu şekilde kendisini ele vermiştir.

Bir diğer önemli ve dikkat çekici nokta, bu tür saldırılar için seçilen kişilerin kimlikleridir.

Hem Aluş hem de El-Hiwêdî bölgede halkların ortak yaşamını destekleyen, bu yönleriyle alenen bilinen ve halk tarafından sevilen insanlardır. Dolayısıyla halk tarafından sevilen kişiler hedeflenerek aslında kafalarda soru işaretleri yaratılmak ve halkın QSD ve demokratik özerk yönetime karşı içten ayaklandırılması hedeflenmektedir.