O günün şartlarında, idam karşıtı bir film yapmanın ne kadar riskli olduğunu, bıçak sırtında yürümek olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır?
Belki de o hayati riskin getirdiği titizlik, ortaya muhteşem bir film çıkarmış…
Politik mesaj yok…
İnsanların sade hayatlarını, sade bir biçimde anlatmış. Sanki hayatın olağan akışından bir kesiti alıp, beyaz perdeye taşımış…
Yeri gelmişken sakıncalı bir fikrimi de zikredeyim. Hani gişeye dönük film yapıyor diye, bazı yönetmenler küçümsenir entelektüel alem tarafından ve ‘sanat’ filmi yapanlar övülür ya, ben o fikirde değilim. Tamamıyla gişeye dönük yapılan filmler ne kadar kötüyse, ödül hedefli filmler de bir o kadar kötüdür, hatta daha kötüdür. Çünkü bu noktadaki samimiyetsizlik daha ağırdır.
Nasıl bir film ödül alır?
Nasıl bir projeyle fonlardan yardım alınır? Bazı yönetmenler önce bu sorulardan birisini, çoğunlukla da ikisini birden sorar ve sonra da buna uygun bir proje ile yola çıkarlar…
Ödül alsalar bile, film seyredilmiyor. Böylece bedelini de ödemiş oluyorlar. Film kitap gibi değil, on yıl sonra, yirmi yıl sonra yeniden keşfedilmiyor. Yok öyle bir şansları. İyi ki de yok. Teknolojik gelişmelerle paralel bir biçimde hızla değişen, dönüşen bir sanat sinema...
Gişeyi de yakalayamayan yönetmenlerden, ödül alsalar bile iyi film çıkmaz…
Her genellemede olduğu gibi, bu genellemenin de hata payı vardır tabii...
İyi ve güzel filmler, gişeyi de yakalayan sinemacılardan çıkıyor. Türkiye’ye bakın mesela… Ömer Lütfü Akad, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Şerif Gören, Zeki Ökten… İyi sinemacıların çoğu, gişede de başarılı olanlar değil mi?
Demek ki, doğru soruyu sormak gerekiyor önce ‘nasıl bir film ödül alır’ sorusu yerine ‘Ben nasıl bir film seyretmek istiyorum’ diye, sormalı…
Tehlikeli sular, fazla açılmamalı…
Konumuza dönelim.
Sıradan bir insanın cellat olma hikayesi…
Her trajedide komedi vardır. Yaşanırken hiç komik olmayabilir, saf acı olabilir yaşananlar. Ama araya az bir zaman girdiğinde, geri dönüp baktığınızda, yaşanan o dramın içindeki komiklikleri görürsünüz.
El Verdugo işte böyle bir film…
Traji-komik…
Jose Luis, Almanya’ya meslek öğrenmeye gitmek isteyen, cenaze arabası şoförüdür. İdam edilmiş birisinin cenazesini almaya giderken, az önce mahkumun işini bitiren cellat ile tanışıyor. Celladın pek de sıradan bir insana benziyor olması, kendisini de iş arkadaşını da şaşırtıyor.
İş arkadaşı ile birlikte arabası olmayan celladı sırf idamları anlatsın, nasıl yaptığını anlatsın merakıyla ‘gel seni de bırakalım’ diyorlar.
Cellat anlatmaya hevesli ve arabadan inerken, içinde infaz araç-gereci bulunan çantasını unutuyor. Jose Luis iğrenerek, parmaklarının ucundan tutup, kendisinden uzak tutmaya, kendisine temas ettirmemeye çalışarak, adamın arkasından çantayı götürüyor. Bu arada çantadan çıkan şeylere bakılacak olursa, İspanyollar idamı ip ile değil, bir çeşit mengene ile gerçekleştiriyorlardı.
Bu tesadüf sonucu celladın kızı ile tanışması, Jose Luis’in hayatını değiştiriyor.
Kız hamile kalınca, evlenmek zorunda kalıyor. Taksit ile ev alıyorlar ve taksitleri ödemek için daha iyi bir maaşla çalışması gerekince, kayınpederi ağzından girip, burnundan çıkarak, cellatlık ‘mesleğine’ ikna ediyor. Çocuğunun geleceği için bu rezil işi mantıken kabul ediyor ama içine sinmiyor. Kararsızlık içinde bocalıyor. Sadece vicdan mı, değil, toplumun bir cellada bakışı da onu geri çekiyor… Uzun süren bu gel-gitler arasında, sonunda çaresiz kalıyor ve ilk infazı gerçekleştiriyor. İnfazı göremiyoruz ama infaz anı geldiğinde, hapishane avlusunda idam mahkumu önde, cellat arkada ve ikisi de birilerinin yardımıyla yürüyebiliyorlar… İnfazın kendisinden çok daha etkili, unutulmaz bir sahnedir.
Adam perişan bir halde geri dönüyor. Aldığı para elinde, konuşacak halde değil, kayınpederi küçük torununu kucağına alıp, ona nasıl gittiğini sorduğunda ‘Bir daha yapmayacağım anlıyor musun, bir daha yapmayacağım!’ cevabını verince, tecrübeli yaşlı cellat omuz silkerek ‘Boş ver, ben de ilk seferinde aynı şeyi söylemiştim’ diyor kucağında tuttuğu torununa…
Bu filmi niye mi anlattım?
En gaddar katiller, kurbana karşı kin, nefret, öfke gibi özel bir duygu beslemeyenlerdir. Meseleye teknik olarak bakan, kişisel başarıya odaklanmış devlet mekanizması içinde, iktidarın gücü ile muktedir olanlar. Devlet mekanizmasının özenle yetiştirdiği katiller. İşkence yaparken, yaptırırken, öldürür, öldürtürken, kurbanlara karşı özel bir duygu beslemezler. Normal şartlarda son derece de kibardırlar.
Böyle bir katili tarif edin desem, aklınıza kim gelir acaba?
Benim aklıma eski MİT müsteşarı ve jandarma genel komutanı Teoman Koman geliyor mesela… Kürdistan’ı salhaneye çeviren adam… NTV’de katıldığı bir açık oturumu unutamam. Sakin ve İngiliz diplomatlarının soğukkanlılığıyla cevaplıyordu soruları. Jitem ile ilgili soruları ‘resmi olarak yok’ diyordu, manalı bir gülümsemeyle. Laik sistemin bekçisiydi ve fakat Hizbullah’ı kurmaktan kaçınmamıştı.
Susurluk için kurulan Meclis Komisyonuna cevap vermeye tenezzül etmeyen adam…
Türk devleti bir gün sahiden de Kürtler ile helalleşmeye karar verip o adamdan hesap soracak mı acaba?