7 Haziran seçimlerinde avuç içleri patlayana kadar alkış tutup, başarıyı yakalayan HDP’ye övgü yağdıranlar, seçim sonuçlarını değiştirme amacıyla ve keyfi bir iradeyi devlet gücüyle dayatarak Erdoğan Seçim Darbesi’ni gerçekleştirdiler. 1 Kasım’da gerçekleştirilen seçimler, ne kamuoyu araştırmalarının ne de politik analiz çevrelerinin sonucunu tahmin edemediği ve büyük sürpriz yaşadığı bu seçimlerin sonucu, açıktır ki kamuoyunda büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Bu sürpriz sonuçların devrimci-demokrat kamuoyu üzerindeki etkisi ise daha travmatik idi. Orta ölçekli bir depremin yaşandığı söylenebilir.
Travmanın yarattığı tartışma ortamı 'sapla samanın’ ve 'at izi ile it izinin’ birbirine karıştırıldığı bir kargaşa ortamı yarattı. Ve bu hal çok kısa zamanda aşılamadığı takdirde bölgesel diktatörlüğünü ilan eden Tayyip’in önderliğinde, devletleşen AKP’nin 2023 hedeflerine yürümesinin yolu açılabilir.
Bir savaşın başarısı, sadece, iki güç arasında gerçekleşen bir çatışmanın anlık zaferiyle tanımlanamaz. Yaşanan şaşkınlık ve demoralizasyon halinin yaratacağı yıkımın derin-yaygın ve uzun süreli olması, Anadolu-Mezopotamya halklarının özgürlük mücadelesini de derinden etkileyerek en azından uzun süreli olarak riskli alanlara sürükleyebileceği tehlikesini taşımaktadır. Bu nedenle, olabilecek en kısa zamanda içine girilen bu şaşkınlık ve moralsizlik halinden kurtularak müthiş bir atılım göstermek zorundayız. Çünkü biliyoruz ki tarih tekerleği geriye döndürülmezse de, Godot’yu bekler gibi tarihin altın tepsi içinde sunacağı bir geleceği beklemek, insan eyleminin ve insan iradesinin gücünü tarihten silmek anlamına gelecektir. Oysa insan, tarihi yaratma gücünü hala elinde tutmaktadır.
***
Diktatörler kendi yaptıkları yasalar dahil hiçbir yasayla kendilerini bağlamazlar. Özgürlük güçlerinin ya da sosyalistlerin ise insanı merkeze koyan bir amaçları ve ona uygun bir değerler sistemi vardır. Hiçbir ahlaki değere bağlı kalmaksızın "amaca hizmet eden her araç (yol) mubahtır" anlayışı ile sürdürülen psikolojik savaş, Tayyip saltanatı zamanında zirveye oturarak politikada kirlilik derinleştirilerek ve yaygınlaştırılarak geliştirilmiştir. Buna karşın özgürlük güçleri öç almak, misliyle ödetmek gibi eğilimler içerisine girmeden ama öz savunma kapsamı içerisinden yanıtlar vermekle eylemlerini sınırladılar.
Sürdürülen psikolojik savaşın kirliliğine rağmen görüldü ki hangi değer sistemleri içerisinden değerlendirilirse değerlendirilsin, Erdoğan ve ekibinin ahlak tanımaz büyük manipülasyon yeteneği, Hitler patentine rağmen, çağının en ilerisine örnek olacak derinlikteydi.
Şimdi herkes ötekine 'seçim sonuçlarını doğru okuyabilmesi’ için daha çok 'kitle psikolojisi’ ya da 'kitle sosyolojisi’ okumayı tavsiye ediyor. Sosyolojinin zaman ve mekana bağlı görece yasaları eğile büküle, yamultularak bilimsel kanıtımızı oluşturmaya zorlanıyor. Kitle psikolojisi sanki bir toplumun içinde tek modelmiş gibi, yani toplum tek sınıf, tek kültür, tek psikolojik yapılanma gibiymiş gibi "oku ve gerçeğe ulaş" mertebesinde bir kader anlayışına yükseltiliyor. Psikolojiyi, onu bir bütün olarak kuşatan çevre ilişkilerinden kopararak tek bir bireye indirgeyen tekçi modellerin içinden tanımlayan açıklamalar, muhabbet sofralarının 'içinde yanıtını da barındıran’ en yaygın sorusu olarak dönüp duruyor: "Halk derdini silahla anlatana kulaklarını tıkıyor" ya da "şiddeti tırmandıran PKK halk tarafından cezalandırıldı" türü büyük 'öngörülerle’ yaşanan depreme bağlı travmanın ürettiği yenilgi odaklı açıklamalarla anlatılmaya çalışılıyor. Oysa 1 Kasım’ı en azından kırk yıllık bir tarihin kazanım ve kayıpları çerçevesinde ele almadan herhangi bir yorum yapabilme şansına sahip değiliz. Panik içinde alelacele yapılan analiz görünümlü yorumlar ise, ne geçmişi anlayabilmek ne de geleceği açıklayabilme yeteneğine sahip olamayacaklardır.
Şimdi özeleştiri ile başlayan özeleştirel bir süreç için cesaretimizi toplamalıyız. Eleştirel analiz gücümüzün sığlığına yönelik kişisel bir özeleştiri ile başlamalıyız her yorum çalışmasına.
Ve bu yazı kendi adıma böyle bir başlangıcın ilk adımıdır.