Bizim evde baba olgusu silik bir siluet gibidir, varlığı ile yokluğu arasındaki ince çizgi aslında çok derin bir vadidir. Babalar gününde her ne kadar hissettirilmese de, bilirim ki atmosferde tanımsız bir hüzün gizlidir. Babasını yıllar önce kaybetmiş eşim, daha dört yaşındayken, baba kelimesi yeni yeni dolanmışken diline, daha doymamışken peltek kelimeleri ile devlet öylece alıvermiş ellerinden. Daha doyasıya koklamadan çocuklarını, çekmeden kokularını derin derin içine, okşamadan daha saçlarını, çocuklarım diyemeden ağız dolusu, işkenceden geçirmiş filinta gibi delikanlıyı. Geriye cansız bir beden bırakılmış karakolun bahçesine gömülü, sırtında kurşunlar, elleri arkadan bağlı... Yası hiç bitmemiş, bitermi ki. Oysa daha ana kuzusu bebelere O öğretirmiş okumasını yazmasını. Boyu selvi gibi bir öğretmen, kokusu misk, yiğit bir delikanlıyı daha yitirmiş bu coğrafya. Hiç bahsi geçmez bizim evde, bazen öylesine belki, hüzünlü, kırılgan. Zira “Baba” bir hüzündür bizim evde, bir çaresizlik, bir gurur.
Bu yazıyı yazarken epey direndim, ellerim varmadı bir türlü klavyeye, nedeni ortada. Bir kaç ay önce bir arkadaşım, babasının onlara bıraktığı son mektubunu sosyal medyada paylaşmıştı. Okuduktan sonra günlerce çıkmadı aklımdan. Öylece babasız bırakıyordu bu savaş çocukları. “Mutluluk’’ diyordu mektubunda ‘’Ben çok mutluyum ve mutluluğu doya doya tattım. Benim anladığım mutluluktan bahsediyorum. Çünkü mutluluk kişiye göre değişir. Hiç bisküvi yememiş bir çocuğa bisküvi vermiştim Solhan’ın bir köyünde. O çocuğun bisküvileri alıp yerken fotoğraflarını çekmiştim. O çocuğun mutluluğunu o anki fotoğrafta görebildim.” İşte mutluluk buydu devrimci insanlar için, bir çocuğun gözlerindeki mahsun gülücükler.
Yine bir arkadaşım babasını kaybetti geçtiğimiz yıllarda. Birdenbire, ansızın, pat diye babasız kalmıştı. Kaçıncı kurbandı bu savaşta, elli bin, yüz bin... Her ne kadar duygularını gizlese de, anlatırken gözlerinde gördüm derin kederi, kimsesizliği. Anlatmadan geçemeyeceğim. Yıllarca cezaevinde kalmış bir arkadaş, yaşadıklarını şiirsel bir dille anlattığı kitabını yollamıştı bana. Kitabın sonlarında çocuklarını anlattığı bir şiiri vardı, babalık yapamadığı çocuklarını. En çok da o şiir etkiledi beni. Kızına kendisini bir kız arkadaşı olarak tanıtıp mektuplar yazdığını anlatıyordu. Sırf onu daha iyi tanımak için, bir parça olsun kalıplara takılmadan sohbet edebilmek için. Kimbilir ne kadar zordur o çocuklar için, varlığını bilip de ulaşamamanın duygusu. Bir nar tanesi gibi açıldıkça etrafa yayılır insanın taneleri, bir sanırsın, oysa yüzlerce öfkedir barındırdığı. Kürdistan babasız büyüyen çocukların ülkesi. Attığın her adım, her karış babasız, annesiz, ablasız, kardeşsiz büyüyen çocukların ülkesi...
Aslında bu yazımızın konusu sevgili arkadaşım Mizgin Arslan’ın çektiği belgesel film ‘Ez firiyam tu ma li cîh’ (Ben uçtum sen kaldın). İsmini bir masalda geçen tekerlemeden almış. Babası ninesine anlatırmış hep. Mizgin filmde hiç görmediği babasını ararken, aslında kendi içsel yolculuğuna çıkıyor. Öfkeleniyor, ağlıyor, kızıyor, kıskanıyor, hesap soruyor, ama bence ençok da kendini buluyor.
Mizgin’le tanışıklığımız yıllar öncesine Dicle Üniversitesi’nde öğrenci olduğumuz yıllara dayanır. Üniversitenin yurdunda aynı katta kalırdık, aynı sınıftaydık, arkadaşlığımız kadar kavgalarımız da çoktu, keşke bütün kavgaları böyle olsa insanın. Yıllar sonra anlıyor, gülümsüyorsun. Yurtta hiçkimsenin olmadığı bir anda anlatmıştı babasını. O’nun için bir film çekti yıllar sonra, bence iyi de yaptı, hatta savaş nedeniyle babasız büyüyen her çocuk yapmalı bunu, savaşı, geride kalanları, gidenleri anlatmalı. Biz Kürtler’in görsel bellekleri oluşmalı, zenginleşmeli. Bunun için bu bir film kritiği yazısı değildir. İçimden de bir kritik yazmak gelmiyor zaten.
Filmin öyküsü aslında bir tesadüfle başlıyor, başlangıç hikayesi savaşta babalarını yitiren çocuklar için sıradışı değil elbet, Türkiye’de bu sıradanlık hissi savaşı hala sürdürmüyor mu? Ölümleri sıradanlaştıran sistem hala bir canavar gibi çöreklenmiyor mu üstümüze?
Filmin başlangıç hikayesini şöyle anlatıyor Mizgin: ‘’ Türkiye’den beraber gittiğimiz Türkiyeli bir arkadaş Erivan’da Kürt arkadaşları olduğunu söyledi; onlarla tanışmak istedim. Bir kafede buluştuk; iki kız iki erkektiler. Kızların ikisi de savaş koşullarında Türkiye’de yaşama şansları kalmadığı için Irak’a geçen Kürtlerin kaldığı mülteci kamplarında büyümüştü. Babama dair aklımda kalan şey Zaxo’da ve bu mülteci kamplarında görev yaptığıydı. Bir refleksle ‘Bir adamın mezarını arıyoruz, o da kampta kalmıştı’ dedim. Adını sordu. ‘Kemale Sor’ (Kızıl Kemal) dememle, Gülistan’ın ‘Tanıyorum, o benim babam’ demesi bir oldu. O an donup kaldım; kaç saniye sürdü bilmiyorum, sonra diyebildim ‘O senin baban olamaz’ diye. Bu bir şaka olmalıydı ama o ısrar ediyordu, boyunun uzunluğunu, gözlerinin mavisini, önü açılmış saçlarını, kafasına sardığı sarığı gözlerinin içi gülerek anlatmaya devam ediyordu. ‘O benim babam’ dedim bu kez. Masada üşüten bir sessizlik oldu; herkes bir öbürüne bakmadan sessizce ağladık. O gün çok fazla konuşamadık. Ben üç gün otel odasından çıkamadım; unuttuğum, hiçbir zaman adını anmadığım, kendimce yok saydığım babam sanki geri dönmüştü.’’ Aslında gösterilen tipik bir çocuk refleksi, ‘o benim babam’. Konu Kürdistan olunca birçok çocuğun refleksi bir çığlık oluyor, bir çaresizlik. Gözlerim tekrar tekrar bu dizelere takılıyor, defalarca yeniden okuyorum, artık bu savaş bitmeli.
Filmin ilk durağı Mardin, öyleki bu topraklarda büyümüş Kemale Sor. Burada başlıyor aslında iç hesaplaşma. Öfkesi, özlemi, umudu ve baba sevgisi burada kendisiyle ve toplumla bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Yıllardır belki de farkında olmadığı, bastırdığı duygularıyla hesaplaşıyor.
Filmde geçen, ninesinin anlattığı şu diyalog benim için bu arayışın nedenini özetler nitelikte: ‘’Çocuklar sana diyorlardı ‘ o senin annen değil ki ninen. Niye ona anne diyorsun, senin annen gitti, baban da.’ Ben kızıyordum onlara. Senin annen benim tabii, seni ben büyüttüm.’’
Daha sonraki yolculuk Mahmur’a. Mahmur’da babasını tanıyan bir aile ile görüşüyor. Evin kızı Bahar, babasını anlatırken bir çocuk kıskançlığı ile dinliyor onu. Bahar anlatıyor ‘’Bir gün bana para verdi kendime kazak almam için. Aldığım kazağın rengini beğenmedi, ‘bunu yaşlılar giyer’ dedi. Kırmızı yakışırmış bana.’’
Sonra Kemale Sor’u tanıyanlara çevriliyor kameranın objektifleri. Her anı başka bir yaşamla buluşuyor, her anı başka hikayelerin kapılarını açıyor. Çünkü Mahmur anasız, babasız, kardeşsiz kalanların toprakları bir nevi. Bir Mahmurlu’nun anlattığı gibi korumasız insanlardı orada kalan halk, onların tek yaptığı ise silahsız halkını, kendilerine silah uzatalanlara karşı korumak. Bir hayvan bile güdüsel olarak tehlikelere karşı korurken, insandan daha farklısı beklenmeli midir? Orada gelecek hedefine kendi oğlunun mezarını aramayı koyan bir annenin hikayesi ise ayrı bir film konusu aslında...
Film Mizgin’in de dediği gibi bir buluşma hikayesi, ‘’Uzun bir yol gittim; hayatımda hep aradığım o kişinin yüreğine, ışığına gittim’’ demesi de boşa değil. Şükrü Erbaş’ın dizeleri geliyor aklıma “Bunca kanın helalini kim kime nasıl öder/Mezar taşlarıyla barış olur mu?” Sonuç olarak kültürel belleğimizi zenginleştirmek adına böyle filmlere biz Kürtler’in ihtiyacı var. Kültür bilimcileri Jan ve Aleida Assmann, kültürel belleğin bir bireyin hatırlamalarından oluşmadığını, bilakis metinler, semboller, görüntüler ve olgularlardan oluştuğunu söyler. Kurumlar, medya ve uzmanlar olmadan kültürel bir bellek imkanlı değildir. Kültürel bellek aralıksız bir bakıma ihtiyaç duyar. Bundan dolayı maniple edici ve yok edilebilirdir. Kültürel bellek bize yaşam ufkumuzun ötesinde ölümsüz bir mekan bırakır. Assmann’a göre sınırlı yaşam bilgilerleriyle başedebilmemizi sağlar. Belleğin korunması için inançların yaşatılması, tarihi yapılarının korunması, kütüphane, tiyatro ve okullarının olması gerekir. Sözlü kültürünün devam ettirilmesi, görsel arşivlerinin olması gerekir. Bu daha çok film demektir. İşte bunların hepsine biz Kürtler’in ihtiyacı var. Umarım böyle daha çok film yapılır, unutmamak, unutturmamak için.
ELİF SONZAMANCI: Babasız büyüyen çocukların ülkesi ÜLKESİZLİÐİ