Kürdistan topraklarının dört bir yanında acıların en büyük çığlığı olan ağıtlar dünden bugüne yükseliyor. Bu ağıtların en güçlü yükseldiği, "kıyamet" diye tanımladıkları Dersim Tertelesini yaşayanların haykırışları bugün işte o ağıtlarla kulağımızda, yüreğimizde yer etmeye devam ediyor. O günden bugüne gelen ağıtları günümüzde birçok kişiye taşıran isimlerden biri olan sanatçı Mikail Aslan ile ağıtları, ağıtlardaki isyan dilini, tarihi taşıyıcılığı ve o günden bugünlere hatta yarınlara taşınmasını sağlayacak anadil üzerine konuştuk. İşte Aslan’ın söyledikleri…


AÐITLARLA YÜZLEŞME

Bizim gibi toplumlarda ölüm gibi acılar daha yoğun yaşanıyor. Bir kişinin 40 gün yası tutuluyor. Diğer toplumlara göre fazlasıyla abartılı buluyordum. 'Neden bunlar bu kadar abartılıyor?' diye düşündüm. Bu herhalde bizim daha önce yaşadığımız toplumsal ruh hali ile alakalı diyorum. Bu aşırı bir sevgi, aşırı bir yas, eski zamanlardan bu yana böyle tekerrür etmiş ve zaman içinde de eklenerek böyle bir hale gelmiş.

Kendimizi anlamaya başladığımızda karşımıza kılamlarımız çıkıyor. Ben küçükken, lise zamanındayken bu ağıtları çok fazla dinleyemiyordum. Çünkü bu tarih ile yüzleşecek durumda değildim. O kadar kudretim yoktu. Yoğun bir ağıt havası olduğunda kaçıyordum. Sonraki zamanlarda bunu anlamaya başladığımda ateşin içinde yanınca, ateş sizi yakıyor yani oraya-buraya kaçmanın bir anlamı yok acınızı çekin. Bende de yüzleşme böyle oldu. Alevler sizi tutuşturmuşsa oraya-buraya kaçarken daha fazla acı çekiyorsunuz. Öyleyse alevlere teslim olun, alev seni yaksın ondan sonra kinlen. O ağıtlar biz onlarla yüzleşmek istemediğimizde kaçarken sonraki zamanlarda o meseleleri anlattığında bize daha da büyük bir yaşam verdi. Bir direniş ruhu verdi. O kahramanlar öyle bir anlatılıyor ki o ağıtlarda biz oradan tekrardan hafızamızı oluşturduk o kılamlar, ağıtlar üzerinden.


AÐITLAR, YAZITLAR, LEVHALAR

Ağıtlar elimizde kalmış yazıtlardır, levhalardır. Elimizde bir tek onlar kaldı. Biz bütün toplumsal yaşanan travmaları oradan yaşıyoruz, oradan görüyoruz. Biz gitmemişiz, görmemişiz ama kılamlardan tanıyoruz. Her köyde bir ağıt, bir kılam, bir aşk yaşanmış. Gitmemişiz, görmemişiz ama Demenanların nasıl direndiğini, nasıl savaştığını öğreniyoruz. Kendini korumak için dağlara sığınmış bir Demenan topluluğu ailelerini alıp kendilerini savunurlarken kahramanlarımız kurşunlarını siper yapıyor namlunun ucu bir süre sonra kızarıyor ve tüfek işlemez duruma geliyor. Demenanların kadınları, eşleri, gidip Munzur suyundan su getirip çamur yapıyorlarmış ve namlularını orada soğutup kendilerini koruyorlarmış. Bu durumu ağıtlardan öğreniyoruz. 

Kılamlar ağıtlar bir toplumun iki şeyini açığa çıkartıyor, biri onun melodik, makamsal havasını, ikincisi de o toplumun dağla, kurtla, kuşla, böcekle olan ilişkisi. Bir ağıt anlatılırken orada bir coğrafya tarifi var. İşin içine girdiğinizde olağan üstü şeylerle karşılaşıyorsunuz ağıtlar içinde. 


AÐACIN AÐLAYAN GÖZÜ

Ağacı düşünün; her ağacın bir gözü vardır. Ağaçlar bazen gözünden bazı sıvı şeyler atıyor dışarıya. Küçükken ağacın hastalandığını ya da kötü su aldığını sonra da hastalandığını düşünüyordum. Bu işte ağacın ağlayan gözüdür. Biz de bu ağıtları söylerken bu ağaç gibi onu dışarıya atıyoruz. Toplumsal bir olay düşünün o dillendiriliyor ağıt üzerinden. Bizi bir şekilde etkiliyor üzerimizde bir ağırlık var, onu söylüyoruz karşıdaki kişide dinlediği için onun yeniden yasını tutuyor rahatlıyor, bizler de onu söylediğimizde sonrasında rahatlıyoruz, dışarıya atıyoruz. İçimizde dert olarak kalırsa onu paylaşamazsınız bu aslında bir paylaşma eylemidir. Ben Şeroyê Biro'yu dinlediğimde Erivan Radyosu'ndan eski zamanlarda Kurmancî bilmiyordum ama sonradan öğrendim. Bilmediğim zamanlarda da onları dinlediğim zaman tamamen rahatlıyorum. Ben böyle çok olumsuz bir şey yaşamıyorum bana pozitif geliyor. Sen onu o dille söylersen ne kadar ağıtsal da olsa ne kadarda acı bir makamı paylaşıyor olsa da onlar bunu başka bir büyük enerji ile söylüyorlar. Ağacın gözü gibi ağıtlarda ağlayan gözdür insanın. 


KOMŞUMUZA NE OLDU?

Dersim Ermeni halk şarkılarını yaptığımda ben diyordum vicdani bir şey yapıyorum. Hani bunlarda bizim komşularımızdır biz sadece kendi derdimize ağlayamayız. Komşumuza ne oldu biz komşumuza ne yaptık? Onun üzerine meşgul olduğumda baktım ki ben yani bana ait olan bir şeyi tamamladım. Ben hep onu vicdani olarak düşünüyordum ama Ermeni halkının kültürünü Yerivan'a gidip geldiğimde toplumunu tanıdım. 'Bu iş bana ne getirdi?' diye sordum kendime. Ben sandım ki ben vicdani bir iş yaptım vicdanımı rahatlattım ama o işi yaptıktan sonra da baktım ki ben bir dönemdir bende eksik olan bir şeyi bir parçayı tamamladım. Yerevan'da konsere gittim kameraman ağlıyordu. Ben onlara dedim siz oradan buraya geldiğinizden beri benim hafızam hep bir yerde yarımdı, bir eksiklik vardı. Ben bu albüm bitince diğer tarafımı keşfettim. Baktım ki vicdani iyiliği sizlere değil kendime yapmışım. Oradan buraya gelince benim hafızamın, belleğimin yarısını siz getirmediniz mi? Bunlarda bizim parçalarımız ya bu onlarla beraber kendini tamamlamaktır. Belki de kendi komşunla barışmaktır ya da yüzleşmektir. 


‘TAM O XİZİR ORUCUNDA CANIMIZI ACITTILAR


*İlk kez yaşamını yitiren bir kişinin şahsına bir ağıt yaptınız. O da Paris'te katledilen 3 kadın siyasetçiden biri olan Sakine Cansız içindi. Siz o ağıdı yaparken ne hissettiniz? Neler ekledi sizi bu ağıdı yaparken?

Özel bir şehit üzerine şimdiye kadar kılam yapmadım. Bir şey de atfetmedim. Çünkü hepsini eşit görüyorum. İçlerinden bir tanesini çıkarıp bunun için söylemek, diğerini ötelemek değil de onun ağırlıkları hissetmek hepsi çok değerlidir. Hepsi bir derecede ağırdır şehitlerimiz. Onun için ben kılamlarımda genel olarak bunları işledim. Seyid Rıza'dan başlayarak bugünlere kadar mücadele veren şehit düşen asaletimiz ve onurumuz için canını feda eden insanların hepsi benim için çok değerlidir. 

Ben Sakine Cansız'da ne yaşadım. Paris'e gitmiştim cenazeye soğuk bir gündü uğultu vardı yani. Roji Xızır'e (Xızır oruçları) zamanıydı. Tam o Xızır orucunda canımızı acıttılar. Neyse gittim yani dünyanın dört bir tarafından kitleler yığılmış oraya. Paris sokakları dolu hareket edemiyorsun yani. Ne oluyor, burada 3 Kürt siyasetçi öldürülmüş. Uzaktan Sakine'nin ailesini izliyorum. Öyle büyük bir cenaze ki ne gömülüyor ne toprağa veriliyor. Ne hatır istenebiliyor, ne de veda edebiliyorsun. Öyle bir cenaze ki sırtlarda dolaştırıyorsun İstanbul'a getiriyorsun Dersim'e getiriyorsun gömemiyorsun. Bazı ölümleri gömemezsiniz. Ben bunları yaşadım ben bunun da ağıdını yapmamış olsaydım, ölürdüm. Üç gün boyunca hep bu duygularla yaşadım. O uğultuları dinledim, oturdum dedim 'Ben bundan kurtulamayacağım, bir türlü vedalaşamıyorum' en sonunda oturup yazdım. Dedim ki, 'Yaşlı annesine onu yazan ozan olarak benden selam söyleyin, Tanrı hiç kimseye, hiçbir ozana böyle bir kılamı yazmayı nasip etmesin. Annesine benden böyle selam söyleyin.’ İşte ben o kılamı bir okudum bir daha da hiç okumadım. (Ağlıyor ve kameranın kapanmasını istiyor) Yani okumak istemedim, yaşamak istemiyorum bir daha o ağır geliyor bana. Bir kere çaldım söyledim dünde istediler söyleyemiyorum dedim. Bazı şeyler vardır bir kez söylenir. 


'SEYİD RIZA’NIN KÜLLERİ

Bir yılan diyormuş ki 'Gerçi beni öldürürsünüz ama beni asla gömemezsiniz.’ Şimdi bazı insanlarda öyledir. Mesela Seyid Rıza'nın cenazesini neden bize vermediler? Neden yaktılar? Neden küllerini havaya savurdular? Çünkü eğer Seyid Rıza'nın bir mezarı olmuş olsaydı şu anda o bizim için bir mabetti. Seyid Rıza'nın küllerini havaya savurdular ama onun ölüsü dirisinden daha tehlikeli bir duruma geldi. 100 yıldır da kurtulamıyorlar. Sakine Cansız gibi şahsiyetler, bu asilzade insanları öldürmekle bitiremiyorsunuz. Kurtulamıyorsunuz yani ondan. Çünkü o öyle normal bir insan gibi gömülecek bir insan değildi. Topyekûn bir kavimi gömmek istiyorsun sen yani. Bir kavimin asaletini topyekûn mezara koymak istiyorsun o yüzden yok olmaz yani.


KAYSERİ’YE GİDERKEN 2 KASET YANIMIZA ALMIŞTIK

Biz 17 yaşındayken zorunlu göç yaşadık Dersim'den Kayseri'ye. O zaman yanımıza bir iki tane kaset almıştık. O kasetleri dinleyerek onunla bağ kurup memleketimizle hasretimizi gideriyorduk. O klamlar benim öz kimliğimi oluşturduğu için hiç ondan kopmadık. O müzikle coğrafyayla bağ kuruyorduk. Dışarıda Türkçe konuşuyorduk ama evin içine geldiğimizde kaseti açıyorduk yeniden bir bağ kuruyorduk. Beni o klamlar çok etkilemiştir. Bugün döndüğümde diyorum ki bir çocuk küçükken ilk olarak neyi duyuyorsa hangi klamı duymuşsa o bütün hayatı boyunca onu etkiliyor, aidiyet veriyor. 

Küçükken bunu dinlememiş olsaydım onu tanımamış olsaydım bu kadar bağ geliştiremezdim. Onun için çocukların ilk duyduğu klamlar onun aidiyetini belirler. O nedenle çocuklara müzik dinletirken çok dikkat etmemiz lazım. Gece gündüz evinde arabesk dinleyen bir anne ve babayı düşünün. O çocuk onunla aidiyet geliştiriyor yani. Bir Serdar Ortaç'ı dinlediklerini düşünün…


BİR KUŞAK YOK OLUYOR

Sadece ağıtlarla öğretmek-öğrenmek zor. Toplum, yeni kuşaklar onu anlamıyor artık, biz söylüyoruz gençler bunu anlamıyor. Böyle bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Dili bildiğimizde o ağıtlar, çok şey öğretiyor. Ama artık o ağıtların içeriğini anlatmamız gerekiyor. Mesela, Dersim'de belediyemiz var bu toplumun yüzde 60'ı bunu desteklemiş ki buraya gelmiş. Biz sokakta konuşulan dile müdahale edebiliriz. Nasıl edebiliriz? Biz toplumun yüzde 60'ı isek kendi anadilimizi konuşursak gittiğimiz çarşıda, dükkanda alış-veriş yaptığımız kişiyle kendi anadilimizde konuşursak karşıdaki kişi başta tuhaf karşılar ama ısrarcı olursan o da artık seninle o dilde konuşur. Ben alış-veriş yapmaya gittiğimde önce benimle Kürtçe konuşuyorlar selam veriyorlar sonra anadilimde alacağım şeyleri anadilimde söylüyorum başta garip karşılıyor ikinci kez daha yakın konuşuyor, çocuklarını falan sormaya başlıyorsun ancak sonra o da daha fazla konuşmaya başlıyor.


GİDEN BİR DİL

Ben olsam, nerede hamile bir kadın varsa bir komite oluşturarak onun peşine düşerdim. Bu komite gider 'siz çocuğunuza anadilini öğretmeniz konusunda size yardım etmek istiyoruz' denilmeli. Bu konuda gerekirse bir teşvik kredisi verelim. O annenin çocuğuyla nasıl Kürtçe konuşacağını, iki dilli nasıl oluyor, üç dilli ne oluyor anlatmamız lazım. Bir çocuk bir kişiden bir dili duymalı. Nenesinden Kürtçe duyuyorsa hep o dili duymalı. Babasından Türkçe öğretecekse sadece Türkçe konuşmalı, annesi Kurmancî konuşuyorsa hep öyle konuşmalı. 3 dili konuşursanız çocuk allak-bullak olur. Benim de kendi çocuklarım var biz evin içinde anadilimizi konuşuyoruz. Biz ona başka dilleri şu an öğretmek istemiyoruz. Biz istiyoruz ki kendi evi içinde o dili konuşsun kendi evinde bu dili konuşmazsa nerede öğrenecek? Dışarıda kursta konuşması çok soyut. Biz nasıl öğrendiysek bunu bir görev olarak yapmamız lazım. Almanya'da bin aile var benimle birlikte 3 aile sadece kendi anadilini öğretiyor çocuklarına. Demek ki 20 sene sonra bu dili 3-4 kişi konuşacak. Bu da bir soykırımdır ne karar ilericiysek ne kadar büyük kelimeler konuşursak da evimizin içinde bunu yapmıyorsak samimiyetsiziz. Bu soykırımı bilince çıkartmaksak soykırımı evde devam ettiririz. Anneniz, nenenizle giden bir dilin çocuğunuzla geri gelmesi hissini bir yaşamalısınız. Bu çok olağanüstü bir şey. Gidiyor, peşine düşüyorsunuz gelmiş evinizin içine. 


DİCLE MÜFTÜOÐLU/MÜJDAT CAN