
"Nuh’a gökkuşağı haberini verdi Tanrı:
Sular yok artık, bundan sonrası ateş gayrı!"
Richard Sennett
Yıkım
İlk bakışta İstanbul’daki fırtınayı da bir çatışma sayabilirdim. Bizim fırtına ya da kasırga dediğimiz şey, birbirinden daha büyük ve daha tehlikeli yüz binlerce küçük çatışmaların birikip birleşerek sonunda da doruk noktasında patlaması değil miydi? Yoksa yanılıyor muyum? Haziran’a geçip geçmediğimizin bile bir an farkında olmalıydım oysa. Bildiğiniz serin bir bahar günü işte. İstanbul'da sıcakla beraber fırtına eserken orada, kendini, kendisi olarak var kılmak için, halen zamanın bir ucundan yaşamın içine dalıyordu insanlar.
Evet, daha ilk patlamada, insanın tam da ortasından yarıldığı anlarda hem de, gözlerimizin önünde paramparça oluyordu hayatlar. Beraberinde kentler de -ve elbette tüm dehşetiyle-, yarılmışlığın şiddetine dayanamıyor, yıkılıyordu. Türkiye'de insanlar, insanlık tarihinin görüp geçirdiği en büyük yıkımlardan biri ile daha karşılaştı son zamanlarda. Aylarca süren şehir savaşı geride çok sayıda öykü, ölüm ve acı bıraktı… Cizre’ye , Silopi'ye, Şırnak ve Yüksekova’ya, Diyarbakır’ın Sur ilçesine…
Italo Calvino yıllar önce "Görünmez Kentler" adlı kitabının gökyüzü ve kent bölümünde şunları yazar: "Tecla'ya gelenler tahta parmaklıkların, çuval perdelerin, inşaat iskelelerinin, metal armatürlerin, iplerle asılmış ya da ayaklar üzerine kurulmuş tahta köprülerin, seyyar merdivenlerin, elektrik pilonlarının arkasında pek göremezler kenti. "Tecla'nın yapımı neden bu kadar uzun sürüyor?" sorusuna kent sakinleri su çekmeye, çekül sallandırmaya, uzun fırçalarını bir aşağı bir yukarı kaydırmaya devam ederek "Yıkım başlamasın diye," cevabını verirler.”
Hayat ve kent, sokağa çıkma yasakları kısmen kaldırıldıktan sonra bakışlar arasından bilincin en derin noktasına, Sur’un, Cizre’nin, Silopi’nin dışına doğru süzülüp gidiyordu.. Yıkım başlamıştı bile.
Yayın
İlk duyuşta İstanbul’daki gürültüyü çatışma sayabilirdin sen de. Evinde, pencere kenarında elinde kahven, sakin bir müzik ile zihnin yalın gerçekliklerinden kurtulup, huzura kavuşacağın sırada oluyordu bütün bunlar. Binanın çatısına gürültüyle konan ve bağrışan martılar, küçük çatışmaların birikip birleşerek sonunda da doruk noktasında patlaması değil miydi?
Yoksa yanılıyor muyum?
Dağılmış, yıkılmış, yatak odasına girilmiş evleri, kocaman bir cam kavanoza dönüştürdükleri şehirleri, evini bırakıp gitmek zorunda kalan gölge masalı yaşlı insanları, sokakların eşiklerine düğümlü darağaçlarını gösteriyorlardı televizyondan. Sembolleri bir metin olarak kabul edip, o sembollerin anlamını okumaya çalışan Geertz, insanı anlamlar ağına takılı kalmış bir hayvan olarak tanımlar. O takılı kaldığımız anlamları çözüp yorumlamanın da öneminden bahseder. Bunca ölümün yanında konuşulabilinir mi bilmem ama Keçi Burcu’nun tepesine kurulan seyyar tuvaletin giderinden sura boca edilen dışkının ya da Sur'da yıkılan evlerin hafriyatının Hevsel Bahçeleri’nin içine dökülüp oranın moloz yığını haline getirilmesinin görüntüsü, çürümüşlüğün kurtarılamayacağı kadar kangrenleştiğini gösteriyordu. Zaman azalıyordu. Birkaç dakikaya kadar yayın stüdyosuna gidecekti. Bu arada bütün hikâyesi, operasyonların sona erdiği bir mahallede temsili görüntüler çekmekti. Başarmıştı. Sonrasında bir ses duyuldu. Yapımcı yönetmen özgün! haber akışına bakıp üç kıdemli yapımcıdan birine, "Kilis’i kaldır, Yüksekova'dan on beş saniye daha ekle...," dedi. Haber başladı. Sonra spiker "şimdi görüntülere geçiyoruz" dedi. Durmadan konuşuyordu insanlar. Dışarıda bomba sesi yerine sadece iş makinesi ve matkap sesi geliyordu. Ve bu ses, çıldırtıcı bir şekilde gün boyu devam edip, hiç durmayacaktı. Her ne yapıyorlarsa hiç bitiremiyorlardı zaten İstanbul'da. Bitmeyecek. Bittiğinde de bir diğeri yeniden başlayacaktı… Dünyadan öteye giden yolları bir türlü bitiremiyorlardı.
Yaban
İlk bakışta İstanbul’daki fırtınayı bir çatışma sayabilirdim. Ama rüzgar çoktan mesken tutmuş yaşamın sessiz tanıklarına… Üstelik zaman da gökyüzünü yeni keşfetmiş bir kuş gibi yerdeydi, ayaktaydı, havadaydı ve direniyordu…
Yıllar önce Kolomb, Latin Amerika’yı keşfettiğinde günlüğüne şunları yazmıştı: "Demek istediğim, bunlar buyruk almaya, çalıştırılmaya, ekip biçmeye, yararlı olabilecek her şeyi yapmaya yatkın insanlar. Kentler kurdurabiliriz onlara, bizim gibi giyinmelerini, davranmalarını öğretebiliriz. Daha önceden söylediğim gibi, elimin altındaki az sayıda adamla burayı, Portekiz’den daha büyük, ondan iki kat kalabalık bu adayı kolayca ele geçirebilirim."
Güven kayboluyordu, kaygı kayboluyordu geriye tek bir şey kalıyordu: Yaşamakta ısrar eden, soğuktan büzüşmüş elleriyle kendine sarılmaktan başka çaresi kalmayanların o iflah olmaz öfkesi…
Aradan uzun zaman geçti… İnsanın, etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz arzu medyadan saat başı akan haberlerle çeşitlendikçe karşıtını da oluşturmuştu. Artık yeryüzü sofrasının küçücük ellerle kurulduğunu ve tamda bu yüzden hiçbir yerin kolay ele geçirilemeyeceğini anlıyordu insanlık.