Gelecek iyi olacak!
Eğer geçmiş kötü idiyse ve Türkiye’deki rejimin "kazanmak için saldırganlaştırdığı" kitlelere yön vermek için "düşünce" üretenler, geleceğin iyi olacağını söylüyorlarsa, o zaman şimdinin iyi olduğu tezini savunmak, Niklas Luhmann’a (Sosyolog) göre "körlük" olmuyor mu?
Geleceğin dünden iyi olacağını iddia edenler, iktidar sahipleriyseler, geçmişle gelecek arasında büyük bir farkın olacağını ve geçmişin kötü, geleceğin "iyi" olacağını yüksek düzeyde "dramatize etmeleri"(Luhmann), yeni bir sahtekarlığın devasa işareti sayılmalı.
Ama Türkiye’de geçmişte de gelecekte de "kolonyal faşizm"i kitlelere taşıyanların "entelektüeller" olduğu düşünülürse, ve son olarak Ahmet Hakan’ın da katıldığı bu grup Erdoğan’ı "Lider" olarak tanımlarsa, ortaya çkan tablo: Türkiye’deki kitleler uçurumun eşiğinde olduğu.
Devasa bir "agression" makinesiyle, "korku"yu ayyuka çıkardılar.
O korkudan dolayı, Erdoğan karşıtı milyonlarca genç, "geleceğin" iyi olacağını dikte ettiren "kalemler"in, tetikçilerin güdümünde olduğunun farkına bile varmadılar.
Telefonla görüştüğüm, Antalya’da yaşayan bir genç, Ankara Katliamı günlerinde, katliamın sorumlularını, Erdoğan’ın etki dünyasında aramak gerektiğini söyledi. Türkiye’deki iktidarı bir "canavar"a benzeten bu genç, Erdoğan’a oy vermenin, katliamların sonunu getirebileceğini, söylediğinde hayret etmedim; Erdoğan’a oy verdiğini tahmin ediyorum.
İşin mantığını kabul ettim: Katliamı yaptıran, planına uyuyorsa, katliam yaptırmama gücüne de sahiptir.
Bu mantığa "evet" diyen milyonların ruh halini tahmin edebiliyor musunuz?
1 Kasım sonrası yeniden düğmeye basıldı, dün yok sayıldı; film koptu ve kesilen şeritte neler olduğunu merak edenler, "değişim karşıtı" sayılmaya başlandı".
Şimdilerde, Başkanlık Sistemi‘ni savunan birçok "sosyal papağan" ortaya çıkmış bulunuyor.
Dikte ettirdiler:
Kürt sorununun kökten çözüleceğine inandıklarını söylüyorlar.
Yazsınlar istediler:
Erdoğan’ın korkacağı hiçbir şeyin olmadığını yazıyorlar.
Kitleleri korkunun eşiğine getirmeleri buyuruldu, Ankara, Amed vu Suruç’un bir daha yaşanmaması için, destek diliyorlar.
Kürtler’e kıyanların, "canlı katliam" (Ferqîn/Silvan, Yüksekova vd.) paralelinde, Kürtler’e özgürlük vereceğini vaadediyorlar.
Beyinleri yıkanan eski solcular ve günümüzün "sosyal/kolonyal faşistleri", "Başkanlık Sistemi"ni, "çözüm" için gerekli olduğunu iddia ediyorlar.
"Korku’nun temel formları" kitabıyla, "korku" mevzuatında psikoterapie dünyasında otorite sayılan, Fritz Riemann "Doğmamışlık ve eğitim eksikliği"nin güvensizliğe yol açtığını ve buna bağlı olarak bir "saldırganlığın", bu saldırganlığa bağlı olarak da, "şizoid kişiliğin" oluştuğu savını temellendiriyor.
Saldırganlığın temelinde, korkunun bulunduğuna işaret eden Riemann, "şizoid kişiliğe" sahip olanlarda, "Korku savunması"nın "şehvetli agresivite"ye dönüştüğünü belirtiyor.
Riemann’ın "dört karekter tipi"nden biri "mesafeli kişilik" oluyor. Özelliklerinden biri: "Zihin ve duygular bölünmüş /ayrılmış, varoluşsal tehdit duygu, ruha hakim" olması.
Riemann’ın Erdoğan katındaki "mesafeli tip"e biçtiği pay ise, bu kategoride şöyle izah bulmuş: "Radikal / aristokrat …Tercih olarak, kendi partisini veya monarşi ya da diktatörlük kurmak"!
Bu sadece filmin bir sahnesi.
İkinci sahnesi ise, Türkiye’ye yansıması dahil, Kürdistan’da oynanıyor.
Erdoğan, kitleleri ezdi geçti ve "kazandı".
Halka dayanan, dolaysız demokratik bir hareketin, daha da rafine bir "reji" ile bu "tiranlığa" dur demesi umuduyla!