Demokratik Özerklik’te EKONOMİ tartışmaları


Kürtler ekonomik devrimlerini de gerçekleştirmek zorunda. “Özgürlük Hareketi 40 yıllık mücadele sürecine birçok devrimler sığdırdı” demek abartılı olmayacaktır. Ancak aynı tespiti ekonomik örgütlenme konusunda yapamıyoruz.

Özgürlük Hareketi her şeyden önce Kürtlerin dirilişini sağladı. Siyasal, örgütsel, sosyal, kültürel, ideolojik, felsefi, öz savunma ve en önemlisi de kadın özgürlük devrimi sıralanabilir. Bu devrimsel gelişmeler dar ulus sınırlarına hapsedilmeyerek demokratik konfederalizm, demokratik sosyalizm öğretileriyle evrenselleştirildi. Demokratik Ulus ve Demokratik Özerklik modeli ile ulusal ve bölgesel sorunlara çözüm oluşturuldu. Bugün itibariyle Özgürlük Hareketi öncülüğünde Kürtler ve Kürdistanlılar, dünyada ve Ortadoğu’da etkin politik güce ulaşmış durumda.


Ekonomik model örgütlenmezse başarılı inşa gerçekleşemez

Ekonomiye gelince... Elbette ki Özgürlük Hareketi, örgütlü toplumsal gücüne dayalı olarak önemli bir mali güce sahiptir. Bu ilk günden beri böyledir. Her zaman topluma dayalı olarak ayakta kalmayı başardı. Fakat burada tartışmaya çalıştığımız konu bu değildir. Tartışmak istediğimiz konfederal sistemin (önemli, hatta belirleyicilik düzeyinde bir unsuru olan) komünal ekonomi modelini örgütleme sorunudur. Ekonomik modelini örgütlemeyen Demokratik Konfederalizm, Demokratik Ulus ve Demokratik Özerklik yapılanmasının başarıya ulaşamayacağı net olarak bilinmelidir. Bu konuda kadrosal, örgütsel ve toplumsal düzeyde bilinçlenmek ve sorunun önemini kavramak gerekiyor. Bu açıdan akademilerin önemini belirterek esas tartışmak istediğimiz konuya geçmek istiyoruz.

Yaklaşık bir buçuk yıldır pratik faaliyete geçmek amacıyla komünal ekonomi konusunda bir tartışma süreci başlamış durumda. Belli sonuçlara da ulaşılmıştır, diyebiliriz. Fakat sorunun yeterince anlaşıldığını belirtmek zordur. Sorun dar ele alınmaktadır. Komünal ekonomi örgütlenmesi daraltılarak küçük bir mandıra, tekstil, tarım, ziraat gibi alanlarda işletmelerle sınırlı tutulmaktadır. Bu, ticari yaklaşımdan kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Dar bir topluluğu kapsamaktadır. Bir köy, mahalle hatta aile çevresini aşamamaktadır. Bu çerçevede yeni bir üretim, pazarlama ve satış aranmaktadır. Öncelikle bu eksik yaklaşım aşılmalıdır. Elbette ihtiyaç duyulduğunda küçük çaplı ekonomik yapılanmalar da oluşturulabilir. Ama komple düşünmek ve uygulamak bizce daha doğrudur. Basitten karmaşıklığa bu çerçeveden gidilebilir. Toplumsal ekonomiyi örgütlemede tamamlayıcı olmak esas alınmalıdır. Yani üretim, pazar, satış ve ara bağlantılar bütünlüğü projelendirilmeli ve pratikleştirilmelidir. 


Toplum devlete mahkum edildi

Toplum tarım, sanayi, hayvancılık gibi alanlarda üretim yapıyor. Pazarlama ve satışını da yapıyor. Ancak bu faaliyeti örgütsüz/öz örgütü olmadan yapmaktadır. Kürdistan toplumunun tümü örgütsüz, dağınık, ferdi ekonomik faaliyette bulunmaktadır. Bir kesimi örgütlü olmak adına baş tefeci konumunda olan devletin ve işbirlikçi özel sermayenin denetiminde üretimde bulunmaktadır. Üretimde biraz doğal, komünal ve kolektif kültüre sahip olan, ürettiği ile geçimini sağlamaya çalışan aile de kendi başına ve örgütsüzdür. Ürettiğini kendi eliyle ya devlete ya da vicdan ve ahlak sorunu olan özel sermayeye teslim etmek zorundadır. Burada özne, irade olan toplum değil devlet ve özel sermaye olmaktadır.

Kürdistan’da üretime yabancı olan, bu anlamda üretim içinde yer almayan çok az bir toplumsal kesim bulunmaktadır. Komünal ekonomiyi örgütlemede sorumlu olan, kendini sorumlu hisseden her şahsın ve kurumun bizce temel görevi, sorumluluğu, örgütsüz üretici toplumu örgütlü üretim gücüne ulaştırmak olmalıdır. Kürdistan’da üretim ve pazarlama işini yapan bütün toplumsal kesim, örgütlendirilmesi gereken potansiyel kitle olarak görülmeli. Sözgelimi koçerlerin tümü ilk elden örgütlendirilebilir. Tümü örgütsüz ve dağınıktır. Köylerin tümünde hatta şehirlerin varoşlarında bile birçok aile süt hayvanlarını besler. İhtiyaç fazlası süt ve süt ürünlerini üretirler. Koçerler ve toplumun bu kesimi kooperatifler bünyesinde örgütlü bir güce kavuşturulabilir. Kooperatifin kapsamı üyelerle tartışılarak belirlenebilir. Ancak bundan önce bilinçlendirme ve yoğun bir tartışma süreci gereklidir. Bu konuda yerel yönetimler öncü konumda olmalıdır. 

Tarım ve ziraat konusunda da aynı şeyleri belirtebiliriz. Yukarıda da belirtiğimiz gibi toplum ürettiğiyle birlikte devlet ve özel sermayeye mahkum edilmiştir. Demokratik özyönetim ve örgütlenmeden yoksun olduğu için ürettiğiyle geçinememektedir. Ürettiği ürün yok pahasına elinden alınmakta ve yüksek fiyatlarla yine topluma satılmaktadır. Bu kesim de ürettiğiyle ekonomik bir örgütlülüğe kavuşturulabilir. Daha bilinçli, planlı, örgütlü ve kaliteli üretime ve eyleme geçiş sağlanabilir. Yeter ki tarım üreticisi öz ve özerk, demokratik örgüte kavuşturulsun. Üretici kitle bilinçlendikçe örgütlenir, örgütlendikçe kendine güvenir ve eylemde olur. Bu konuda ise öncü olma sorumluluğu yerine getirildikçe sonuç alınır.

Yine sanayi alanında aynı yöntemle küçük sanayiciyi örgütlemek mümkündür. Her şehirde, özellikle büyük kentlerde on binlerce işçinin çalıştığı atölyeler mevcuttur. Tarım ve hayvancılıkta olduğu gibi toplumun bu kesimi de zaten üretimin içindedir. Fakat ürettiğinin karşılığını alamadığı gibi ürettiği özel sermaye ve devletin elinde topluma pahalıya geri dönmektedir. Her atölye, her işçi kendi başınadır. Örgütsüz ve dağınıktır. Dolayısıyla kolayca yem olmaktadır. Devlete ve endüstriyalizme mahkum edilmiştir. Bu alanda üretim, pazarlama ve satış boyutları tek çatı altında örgütlülüğe kavuşturularak Kürdistan’ın ekolojik, sanayi örgütlenmesine başlanmış olur. O zaman öncü rolü de oynanmış olur.


Esnaflar örgütlenmeden tutunamaz

Büyük alışveriş merkezleri karşısında tutunamayan, iflasın eşiğinde yaşayan küçük esnaf ve emeğiyle yaşayan zanaatkarlar neden bir kooperatif bünyesinde örgütlendirilmesin? Esnaflar örgütlü oldukları zaman özel sermayeye karşı mücadele edebilirler. Demokratik tarzda oluşturulacak ve işletilecek esnaf ve zanaatkar örgütlenmeleri olmadan alışveriş merkezlerine ve arkalarındaki katı merkeziyetçi devlet tekeline karşı mücadele etmek mümkün değildir. Mücadelenin boyutu, tarzı ve yöntemi bu örgütlü güç içerisinde demokratik tarzda ortaya çıkarılacaktır. Güçlü bir ikna ve doğru bir tartışma süreci ile sonuç alınabilir. Bu kesim komünal ekonominin satış boyutunu oluşturabilir ve komünal üretimin pazar alanı olabilir. Diyebiliriz ki, üretim olmadan satış, satış olmadan da pazar olmaz. Yani biri olmadan diğeri olmaz, sorun kompledir. Sistem böyle oluşur. Fakat bir öncelik yapacak olursak pazar demek zorundayız. Üretebilirsiniz ancak pazarda yeriniz yoksa kapitalist pazara teslim olmak zorundasınız. Bu açıdan ilk eylem, pazarın örgütlendirilmesi olmalıdır, buradan başlanabilir.

Her alanda üreten, pazarlayan, satışı gerçekleştiren ve satın alan kitlemiz bulunmaktadır. Bize rağmen bu sistem işliyor. Ancak bu sistem topluma ait değildir. Ahlaki politik temsilde yoktur. Kapitalist moderniteyi, neo liberalizmi ve sömürgeciliği temsil etmektedir. Toplum da sorunun çözümünü çaresizce bu sistem içerisinde aramak zorunda kalmıştır. Sorun kitlelerin örgütlendirilmemiş olmasıdır. Öz örgütlerine, sistemlerine kavuşturulmamış olmasıdır. Üreten, pazarlayan, satışı gerçekleştiren ve satın alan kitle, toplumun yüzde doksanını oluşturmaktadır. Toplum aynı çatı altında demokratik kooperatif, birlik gibi komünal ekonomik örgütsel yapılanmalarla bir araya getirilerek devrimsel sonuç elde edilebilir. Özcesi, mevcut üretim, pazarlama ve satış yapılanması içine girerek, örgütleyerek, demokratik kooperatifler yolu ile komünal ve kolektif ekonomiyi inşada önemli gelişme sağlayabiliriz. Ancak bu çalışmayı yürütürken BM, AB ve bankaların kredi “olanak”larına dikkat etmek gerekiyor. Toplumu düşünerek kredi verdiklerini belirtmek büyük bir saflık olur. En büyük kredi, örgütlü toplumsal gücün kendisidir.


EMİN ARAM / Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi




Demokratik uygarlık ve  mülkiyet


Merkezi devletli uygarlığın çıkışı, Ortadoğu mekanında gerçekleşmiştir. Sınıf, hiyerarşi, hanedan, iktidar, birikim, artı-ürün, tekel, sermaye ve özel mülkiyetin kökeni de Ortadoğu orjinlidir. 

Devletin zeminini oluşturan El-Ubeyd formu, M.Ö. 5.000-3.500 dönemi, hiyerarşinin ve hanedanın inşasını beraberinde getirdi. Burada avcılıkla başlayan kültür, askeri örgütlenmeyi de ortaya çıkardı. Askeri örgütlenme, doğal olarak zoru beraberinde getirir. Zorun gücünü elinde bulunduranlar, toplumsal ilişkileri de belirler. Mülkiyetin kendisi de zor ilişkisiyle bağlantılıdır. Dolayısıyla ataerkil sahiplik duygusuyla her şeye hükmetmeye götürür ve geliştirir. Hükmetme kendini özne, dışındakileri de nesne olarak ele alır. Bu bakış açısı analitik zekaya da tekabül eder. Buna ataerkil zihniyet de diyebiliriz. Bunun sonucunda topluma -kadınlar, çocuklar, gençlere- ve doğal toplumun diyarlarına, üretim ve üretim yerlerine, mülk gözüyle bakılır. Uygar toplumun zemini hanedanlık kurumlarıyla, özellikle askeri hükümdarlık ideolojisiyle, dinsel öğretilerle, saraylarla, konumuz bağlamında özel mülkiyetle bu dönemde oluşur. Tüm devlet biçimleri, demokratik uygarlığın/ahlaki politik toplumun yaratımlarına sızdırılma/hırsızlama temelinde kendini örgütler. Hanedan kültürü de toprağı mülkiyetine, tahakküm ve özeline alarak sömürüsünü gerçekleştirir. 

Dikkat edilirse doğal toplumda özel mülkiyetsiz üretim yapılır. Neolitik toplumda üretim yerleri toplulukların kolektif dayanışma yerleri olarak gelişir. Sınıflı toplumda ise egemenliği elinde tutanlar, ahlaki politik toplumun bütün değerlerine nüfus ederek mülkleşme sağlar. Yine tekrarlarsak, doğal-neolitik toplumun tanık olmadığı mülkiyet, analitik zekanın kurucuları rahip-şamanlar tarafından devlet mülkiyetinden başlayarak aile mülkiyetine kadar tüm toplum ve kurumlarına sızdırılır. Adeta topluma da “Mülkiyetsiz yaşanmaz” düşüncesi empoze eder. Mülkiyet, tarihsel süreç içerisinde daha çok devletin temeli sayılır ve kutsanır. Mülkiyet gerçekliği, devlet sınırları, hanedan arazileri, vatan sınırları, aile ve birey, özel mülkiyet, günümüze kadar farklı biçimlerde vücut bularak adeta bir Tanrı vergisi gibi beyinlere kazınmış; süreklileşmiştir. Merkezi uygarlıkta gelişen mülkiyet olgusu, salt mekanların parsellenmesiyle sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda toplumun ezici çoğunluğunu da -başta kadınlar olmak üzere- mülkleştirmiştir. 

Merkezi uygarlığın, sistemin doğası gereği mülkiyet odaklı zihniyetiyle toplum, birbiriyle çatışır duruma getirilir. Adeta birbirine karşı canavarlaşır. İşsizlik, açlık gibi sorunların temeli özel mülkiyetle başlayıp günümüze kadar gelen tekel/mülkiyet kültürünün sonucudur. Diğer taraftan devletler, tarihten günümüze kadar mülkiyet zihniyetiyle dünyanın ekolojik kaynaklarını kurutarak yaşanmaz hale getirmiştir.


Demokratik uygarlıkta mülkiyete bakış

Öncelikle açıklık getirilmesi gereken mülkiyet olgusu, sınıflı uygarlığın bir yaratımıdır. Tarih içerisinde gerek bireysel, ailesel gerekse de merkezi devletsel mülkiyetlerin günümüze dek sorunların temelini oluşturduğunu deneyimler kanıtlamıştır. Diğer taraftan bin yıllardır gelişegelen bu kültürün mekanik olarak, üstten, mühendisçe formüllerle aşılmasını beklemek yanlış olacaktır. Bu nedenle de başlarken toplumun zihniyet dokusunu eğitimle devlet uygarlıklı bakış açısından kurtarmak gerekiyor. Yine üretim içeresinde komünal örgütlülük geliştirilmelidir. Bu anlamda mülkiyetle ilgili demokratik uygarlığın bazı çözüm önerilerini şöyle sıralayabiliriz:

Demokratik uygarlık,

* Özel mülkiyeti ekonominin temeli olarak görmez bilakis ortaklaşmayı esas alır.

* Toplumun genel ve kolektif üretim için kullandığı mekanları esas alır.

* Ekonomiyi, merkezi devlet mülkiyetine karşı birey ve grupları da aşan toplumun genel gereksinimlerini ifa edecek biçimde ele alır.

* Grup ve topluluklar için kolektif dayanışmayı ve üretim alanlarını esas alır.

* Grupların/toplulukların kolektif mekandaki yaklaşımını yadsıyan azami karı, tekeli esas almaz. Kullanım değerini esas alarak toplumun temel gereksinim ve ihtiyaçlarına yoğunlaşır.

* Ekonomik çalışmaları tüm toplum ihtiyaçlarına göre gerçekleştirir.

* Ekonomi, dayanışma ve adil paylaşıma dayandırılır.

* Sınıflı toplumun geliştirdiği devlet mülkiyeti ve tüm özel mülkiyet biçimlerini daraltarak zamanla demokratik uygarlığın komünalitesine almayı hedefler.

* Toplumsal kullanım ve tasarruf hakkını esas alır. Bireyin ve ailenin gıda, konut, giysi gibi temel ihtiyaçları elbette kendi tasarrufunda olmalıdır.


 


SİDAR AMED Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi