"…İnsanlık (susturulmuş insanlık) bazen en dilsiz doğa kesilebilmektedir. Bunun acı ama gerçek olduğunu kim inkar edebilir ki?" 

(A. Öcalan-Özgürlük Sosyolojisi) 

‘İnsanlık, bazen en dilsiz doğa kesilebilmektedir’ cümlesindeki ‘bazen’ tam da şimdidir! İçinde yaşadığımız an ve çağdır. Aslında belki de tarihi boyunca insanlık hiç bu kadar dilsiz olmadı. Kapitalist modernite, insanları bu dilsiz halin, insan doğasının doğal hali olduğuna inandırıyor. Ya da sürekli konuşan bu doğayı, evrenleri kendisinde dile getiren bu gücü susmanın kerametine bin bir vahşetle ikna ediyor. Bunun ne kadar kârlı olduğunu, mutluluğa götüren kansız ve dikensiz yol olduğunu insan algısına yerleştirmek için sayısız operasyon düzenliyor. Bu operasyonları sanat, din, medya, askeri ve siyasi alanlarda yapıyor. Aslında insanlığın, bazen değil her zaman, sonsuza kadar susmasını, en dilsiz doğa olarak kalmasını sağlamak istiyorlar. Öyle ya, onlar adına konuşan, onların doğasının çok üstünde olan tanrıları var. Bu susturma, dilsiz kılma operasyonları özü itibari ile dünyanın doğusunu batısını, kuzeyini güneyini tanımıyor, fark koymuyor. Her alanın ve her zamanın özgünlüklerine göre çalışıyor. 

Bugün dünyanın çok geniş alanlarında günlük olarak toplu ve sistematik tecavüzler yaşanıyorsa, milyonlarca insan açlıkla, işsizlikle boğuşuyor, göçün ve savaşın acılarını yaşıyorsa; demek ki bu susturma operasyonları, insanlığın en dilsiz doğa olduğu bazenleri çoğaltmıştır. Eğer dünyanın gözü önünde Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak ve Gever yaşandıysa, susturulan insanlıkla bağlantılıdır. 

Çağımızın, yakın tarihimizin en dilsiz kılınan toplumsal doğalarından biri de Türkiye toplumudur. Susturulmuş topluma en çarpıcı örneği oluşturuyor Türkiye. Bu toplumun çok büyük bir çoğunluğu bu susturulmanın tarihinden habersizce devam ediyorlar yaşamlarına. Yaşamlarını, bugünlerini ve geleceklerini karartacak olanlara biat ediyorlar, derin bir bilinçsizlikle. Kabul edeceklerini ret, ret edeceklerini kabul ediyorlar. Çünkü o kadar acımasızca ve sinsice yüzlerce yıldır susturulmuşlardır ki, kendi doğalarına has bir dilleri olduğunu, bir zamanlar bir sesleri olduğunu ve konuştuklarını bile unutmuşlar. Toplumsal hafızası en fazla silinen, doğasıyla en çok oynanan toplumlardan biridir Türkiye toplumları. Türkiye toplumlarının bu hali, derin sosyolojik-psikolojik ve aynı zamanda tarihi araştırma ve analizler gerektirecek kadar ciddidir. Tarihsel ve sosyolojik yönü kapsamlı olan bu toplumsal susturulmuşluk hali ile Türkiye toplumları alın yazısı niteliğinde bir referanduma gidiyor.

Bu referandum sürecinde yine toplumun en dilsiz kılınacağı anlar yaratılmak isteniyor. Bunun için algı operasyonları yine iş başında. Askeri-siyasi operasyonlara paralel tehdit ve gözdağları açık açık yapılıyor yine. Televizyon kanallarında "Cenabı Hakka kafa tutan bir şeytan vardı, o da 'hayır' dedi" (Vehbi Güler,) ifadesiyle ağır bir manevi töhmet ve aynı zamanda çok ince bir tehdit üretiliyor. Başbakan Binali Yıldırım’ın, "Bölücüler “Hayır” diyor. Siz de “Hayır” diyorsunuz. Hani nerede aranızdaki fark?" sözleri aynı amaca hizmet ediyor. Bahçeli, hayır diyenler için "referandumdan sonra kaçacak delik bulamayacaklar" sözleri ile "Hayır" diyerek dile gelecek olan toplumsal kesimlerin cezalandırılacağını beyan ediyor. 

Tüm bu nedenlerle, referandumda "evet" ya da "hayır" demek, toplumun ve insanın kendinde dile gelen evrenlere saygısı ile bağlantılı bir durum olmuştur. Susturulmuş insanlık olma gerçeğinin trajedisine başkaldırı olacaktır. 

"Bazen en dilsiz doğa" haline gelmemizin öyküsü trajik! Ancak dile gelen doğa olmamızın güçlü örneklerini bilince çıkarırsak, bu trajedinin tarihsel ve güncel acılarını yenebiliriz. İnsan, tüm evrenin milyarlarca yıllık öyküsünün ileri bir aşaması olarak gelişti. Tüm bu evrimin gizemleri, sırları ve güzellikleri insanda dile geldi. İnsan, Hallacı Mansur şahsında "En’el Hak" bilgeliğini söze dökme cesaretini yaşadı. Pir Sultan şahsında zalim Hızır Paşa’ya cahilliğini hatırlatma onurunu ölümüne sergiledi. Susturulmuş toplumsal doğa ve onun bireyi olmadan önce insan, evrenin dile gelen milyonlarca halini sanatta, edebiyatta, siyasette, bilimde yarattı. Çok ağır bedeller ödeyerek, çok büyük fedakarlıklar sergileyerek hem de. Türkiye toplumunun da şimdi konuşma zamanı, dile gelen doğa olma zamanı. Fedakarlığı, acısı büyük olacak, ama susturulmuş toplum olmanın vicdan azabından ve yaşattığı kahırdan daha büyük olamaz bu acı. "Hayır"ı haykıran Türkiye, susmamak, dilsizleşmemek için dünyanın her yerinde direnen tüm toplumsal kesimlere güzel bir mesaj olacak.