Eski zamanlardan bir gün. Bir arkadaşımızın mezarını ziyaret ediyoruz. Yüzlerce benzeri gibi sade bir mezar taşı, ad-soyad ve ölüm-doğum tarihi... Şiirsellik, estetik yok. Bir dikdörtgen taş, etrafında bitmiş otlar ve yeraltı dünyasının sonsuz karanlığına boyun eğmiş serviler. Servilerin derin yeşili, mezarlığın derin sessizliğinin rengi gibi...
Yandaki mezarın başında bir kadın. Elini mermerin kalbinin üzerinde gezdiriyor, seviyor, dokunuyor. Özlüyor çokça. Göz göze geliyoruz. "En iyi arkadaşlarım" diyor, "hepsi ölü"...
Dönüp arkadaşımızın mezarına bakıyoruz. Ellerimizi onun kalbine koyup "geleceğiz bir gün" deyip, ayrılıyoruz.
"En iyi arkadaşlarım ölü" diyen 85 yaşındaki Hasret Teyze, bir kıyımın sancılı çocuklarından biriymiş. Şehrin ortasında sıkışıp kalmış bu mezarlığa 15 yıldır her gün geldiğini öğreniyoruz. "Ölüme yakın olmak istiyorum, aklımdan çıkmasın ki, kapım çaldığında her şeyimle hazır olayım." Sanki bir binada yangın çıkmış da o hariç herkes bir kerede ölüvermiş yalnızlığı ve suçluluğu ile taşınıyor mezarlığa. Kimlerdi o en iyi arkadaşların? diye soruyorum.
Verdiği yanıt bir hayatın intiharı aslında:
"Ben kimsesiz bir çocuk olarak büyüdüm. Kırmışlar bizimkileri. Yetiştirme yurdu, evlatlık verilme, 14 yaşında evlilik, kocanın ölümü, ikinci zorunlu evlilik, 3 ölü çocuk, ikinci kocanın ölümü, ağır hastalık, yüzde çiçek bozuğu, Bakırköy tımarhanesi, sonrası huzurevi ve şimdi mezarlık…"
"Ben 15 yıldır gelirim bu mezarlığa. Kendi yaşımda olanları bulur, konuşurum onlarla. Sessizdirler ama sabırla dinlerler beni. Bazen sadece dokunurum kalplerine. Onlar dokunduğumu hissederler."
"Benim içim mezarlık. En iyi arkadaşlarım da şu mezarlar. Hepsi ölü, orada yatıyor ve beni bekliyorlar."
***
"Dünyanın merkezinden kovulduk", der Octavia Paz ve ekler: "İnsan bütün zamanların tek bir zaman olduğu o sonrasızlıktan kovulup dünyaya sürgün edildiği zaman takvimin ve saatin kölesi oldu."
Sadece takvim ve saat değil, vicdansızlığın da kölesi oldu insan. Kültüründeki kodlar, insanlık tarihinin en başından beri kutsal sayılan işaretler kölelik zamanlarında kıyım kurbanıydı artık. Kutsal sayılan her yerin, tüketilmesi elzem halkların bağrında onulmaz yaralar açtığından edinilen tecrübe ile kırılıyor mezartaşları. Şahide deniyor mezarın baş ve sonundaki taşlara. Şahidelerin hayata şahitlikleri balyozlarla paramparça edilerek, o kişinin izi silinmeye çalışılıyor hayatta. Taştan korkuyor insan.
Mezar taşından korkuluyor. Taştan korkar mı insan? Korkar... Çünkü taş, eski zamanlardan beri kutsallık, büyü ve tanrısallıkla bağlantılı olarak tanımlandı, biliyor bunu taş kırıcılar. Taşın hayattaki karşılığında gizem vardır, sertliğinde güç, kuvvet; yararlılığında ise büyüsel bir şey. Tüm dinlerin sembolü olmayı başarabilen taşa atfedilen kutsallık ayak altına alındıkça incitiliyor halk ve nefreti körükleniyor. Ötekinin çıplaklığını teşhir edip kahramanlık yaratmaya çalışanların, "öteki"nin mezaryerine gösterdiği tahammülsüzlük büyük ve içinden çıkılmaz bir korkunun varlığı ile açıklanabilir yalnızca.
İçinde ruh saklıdır taşın. Sırlı bir ruh. 85 yaşındaki Hasret'in mermerin kalbine koyduğu o eli sımsıkı kavrayan da taşın içindeki o ruhtur. Onu anlar, dinler ve sevinir o elin insan sıcaklığına. Unutmaz bir de... Tepesine inen balyozu hatırlayacaktır mutlaka...