Oyun insan hayatında hep devam eder. Çocukken algılama, anlama, hissetme, duyma, bilme, bildiklerini süzme ve bu sürecin sonunda yaşamla bağ kurma eylemidir oyun. Zamanla bir oyun etrafında bir ekip oluşturulur. Daha doğrusu bu ekip insanın sosyal ilişkisi haline dönüşür. Yani oyun aslında örgün eğitimdir.
Nurhak YILMAZ
“Hêkê mêkê / Çarim çêkê / Ava ringo…”
Böyle başlardı oyun. Sonradan tecrübe edeceğimiz yaşamların şifreleri ile doluydu. Çoook eski zamanlardan tekerlemeye, şarkıya, dile yüklenmiş, geleceğe doğru topraktan süzülen su misali akardı çocuk dünyalarımıza. Bir çocukluk oyununun ince detaylarında tanışırdık. Her birimiz birer kahramandık, başroldeydik. Kız olur oğlan olurduk. Ebe olur ebelenen olurduk. Kahraman olur kötülerin peşine düşerdik. Oyunun sonunda zaferimizi karşı tepede yankılanan kahkahalarla kutlardık. Kaybeden ise toprak yoldan eve doğru koşarken gözyaşlarını anneler bile dindiremezdi. Çamura hayat verir, doğayla konuşurduk. Bir tel parçası, bir çiçeğin püsküllerinden üretmenin hazzına yürür, eserimizle yaşardık. Tüm olup bitenler “oyundan” öteydi, telaş büyüktü, hayatın provasındaydık. En saf, en renkli, en naif evrendeydik…
En son ne zaman nefes nefese peşinden koştuk bizden saklananın, bir saklambaç oyunundaki gibi. Bir çiçeğe ne zaman sorduk köyde doğacak çocuğun cinsiyetini. Bir kurt gibi dişlerimizi gösterip, bir kuş gibi ne zaman uçtuk..?
Geleneksel Kürt oyunlarını, oyun-çocuk-dil-kültür ilişkisini, bu konuyu konuşacak en doğru kişilerden biriyle, Zeynep Yaş’la konuştuk. Araştırmacı-yazar Yaş, 1993 yılından bu yana somut olan-olmayan kültürel mirasla ilgili çalışıyor. O yıllardan beri kendi çocukluğunun kokusunu, dokusunu, rengini, şarkısını yitirmemek için çabalıyor.
Zeynep Yaş’la oyunları konuştukça ilk akla gelen yere; çocukluğa gittik. Önce neşelendik sonra sorduk: “En son ne zaman bir çiçeğe soru sorduk..?
Oyunun insan yaşamında tekabül ettiği yerle başlayalım? Oyun nerede başlıyor?
Oyun çocuklukla başlar. Çocuğu yaşamla buluşturur oyun. Doğayı, insanları, hayvanları, doğa-insan ve hayvan ilişkilerini çocukluktan itibaren oyunla tanır insan. Daha doğrusu çocukluğun bir evresinde yapılan her şey oyundur. Anne-babanın çocukla tanışmasından tutalım, onların davranışlarının yorumlanmasına kadar her şey çocuk için bir oyundur. Çocuk dokunma duygusunu ilk oyunla tecrübe eder, yürümeyi oyunla başlatır. Ama zamanla bu oyunlar kategorize olur. Bu alana dahil olan insanlar, sabitlenen davranışlar, o davranışlarla birlikte kullanılan malzemeler vs. bir araya gelip tekrarlanır ve oyuna dönüşür.
Oyun çocuk için toplum yaşamına girmeden önceki prova alanı gibi…
Tabii ki. Çocuk oyunla birlikte ilişkileri öğreniyor. Duyguyu öğreniyor. Örnek vereyim; bizde baharın başında Pirpizêk diye bir ot çıkar. Aynı zamanda yenilebilen ve kardelene benzeyen birkaç katmanlı bir çiçeği vardır. Biz bu çiçeği toplamak için kırlara çıkardık. Çiçeği topladıktan sonra bir çukur açıp çukurun üzerinde çiçeği iki elimiz arasında çevirmeye başlardık. O esnada “Pirpizê pizê pizê / Yeka min, yeka Hemzê / Ya Hemzê kete çalê / Ya min ma dotira salê” diye bir tekerleme söylerdik. Çiçek çukura düşene kadar bu böyle devam ederdi. Ters düşerse köyde kimin akrabası hamileyse çocuğu erkek olacak demekti. Düz düşerse kız olacak, yan düşerse ölecek derdik. Düşünüyorum da, doğacak bebeğin cinsiyeti bir çocuğu niye ilgilendirsin? Çünkü büyük ihtimalle annesi hamiledir. Çocuk orada dişil-erili öğreniyor, hamileliği öğreniyor, üstelik bunu doğayla öğreniyor. Bu süreçte olup bitenler çocuğun kendini tanıma sürecidir.
Bu durumda oyun çocuklukla sınırlı bir eylem midir?
Hayır, aslında oyun insan hayatında hep devam eder. Çocukken algılamak, anlamak, hissetmek, duymak, bilmek, bildiklerini süzmek ve bu sürecin sonunda yaşamla bağ kurma eylemidir oyun. Zamanla bir oyun etrafında bir ekip oluşturulur. Daha doğrusu bu ekip insanın sosyal ilişkisi haline dönüşür. Yani oyun aslında örgün eğitimdir. Çünkü oyunla dil öğreniliyor, kültür öğreniliyor, akrabalık ilişkileri öğreniliyor, insani ilişkiler öğreniliyor, doğayla bağ öğreniliyor. 12 yaşa kadar bu işlevi yerine getiren oyunlar var.
Hatta Kürt oyunlarına baktığımız zaman çocuklukta oynanan bir oyunun aslında ölünceye kadar oynandığını görürsünüz. Örneğin, oyunun başlangıcında söylenen bir tekerleme vardır. “Hêkê mêkê / Çarim çêkê / Ava ringo / Li ber qûlingo / Hestiyê kewê / Li binê mêwê / Kew firiya / Dîq lî lî” şeklinde. İnanılmaz güzel ritmi olan, dil öğrenmeye dönük, doğayla bağ kurmaya yönelik bir tekerlemedir. Çocuk bunu önce kendisi öğrenir. Sonra kendisinden sonra gelenlere öğretmeye başlar. Ve bu öğretme süreci torunlarının torunlarına kadar devam eder. Ebeveynler öğretirken çocuğun oyununa dahil olmuş olur. Dolayısıyla oyun hiç bitmez. Çocuklukta öğrenilen o ritm, o ritmin yarattığı duygu ve o oyunu oynadığı kişiler ise hiç unutulmaz.
Bir arkadaşım geçenlerde şu soruyu sordu; “Çocuğun kendi oyununu yaratması mümkün değil mi ki biz oyun derleyip çocuk dünyasına sokuyoruz?”
Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?
Ben katılmıyorum bu görüşe. Çocuğun hayal dünyası çok güçlü olabilir ama bu demek değil ki çocuk her şeyi kendisi yaratır. Sonuçta ebeveynin öğrettiği oyunlar yüzlerce yıllık bir birikimi taşır. Geçmişin bugünle, bugünün de gelecekle bağıdır. Elbette oyunları revize etmek mümkün.
Oyunun bir çatısı, bir yapısı var ancak tarih boyunca hep değişkenlik göstermiştir. Yaşadığı coğrafya, toplumsal değerler ve inancına göre insanlar oyunları yorumlamıştır. Zaten ebeveyn oyunu yeniden yorumladığı zaman bir kayıt değeri kazanır. Yoksa çocuk için de bıktırıcı hale gelir. Bugün Kürt masallarının, oyunlarının aktif olmamasının temel sebebi, ebeveynlerin masalları teknoloji karşısında revize etmemesidir.
Ben bir anne olarak bunu denedim. Kızım doğduğu andan itibaren ona masal anlattım. Önce bildiklerimi anlattım. Sonra yeni masallar üretmeye başladım. Bebek bezleri üzerindeki gemi, kuş ve diğer figürlerden yola çıkarak her gün yeni masallar ürettim. Sonra bunları öğrenip öğrenmediğine baktım. Aslında hiçbirini aklında tutmadı. Ama masal dinlemeyi öğrendi. Ancak benim çocukluğumdan kalan masalları çocuğumun daha fazla önemsediğini fark ettim.
Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Kesinlikle genetiksel. Hiçbir insan boş bir tahta değildir. Düşünün, bir insanın düşünce gücü ışık hızından daha güçlü. Genler gözün rengini, tenin rengini nasıl aktarıyorsa insanın geçmişini de aktarıyor.
Bu durumda oyun ciddi bir kültürel aktarım aracı oluyor…
Kesinlikle. Oyun sadece dille ilgili değildir, oyun var olmakla ilgilidir. Mesela ben Arap, Çerkez, İngiliz, başka milliyetlerden çocuklar tanıdım. Hangisine Kürtçe bir tekerleme söylesem çocuğun mutlaka dikkatini çekiyor. Sınırları kaldırıyor bir yandan. Ama bir yönüyle de bir kültüre ait. Oyun çocuğun dilidir.
Sınırlar da bu sebepten mi kalkıyor?
Bence bizim insan olmamızla ilgili bir durum bu. Çocuk olmaktan öte, oyun insanlığı eşitliyor, duyguyu eşitliyor. Ortaklaştırıyor. O duyguyu güçlendiriyor.
Kültürel değerleri yazılı hale getirmek konusunda şanslı olmayan Kürtler açısından oyun ne ifade ediyor?
Öncelikle ortaklaşma duygusu yaratıyor. Onun dışında oyunda dil açısından inanılmaz yapı taşları var. Oyun dilin en sade halini ifade ediyor. Direkt olarak duyguyu harekete geçiriyor. Bence en önemlisi bellekte dip taşları en iyi yerleştiren yapıdır oyun. Melodisi ve ritmi dilin en saf halini taşır. Çünkü çocuk dili saflığın dilidir.
Kürt oyunlarının karakteristik özelliklerini merak edenlere ne söylersiniz?
Bir kere Kürt oyunlarının matematiksel verisi çok güçlüdür. Ritimler, tekrarlar, sayılar her şey matematikseldir. Ya iki ikidir, ya dört dörttür ya üç üçtür. Bu böyle gidiyor. Mesela dama, satranç, dokuz taş, üç taş bunlar geleneksel Kürt oyunlarıdır. Tamamı matematik üzerine kuruludur. Ve dünyada böyle tanınmışlardır. Daha sonra bunlar dönüştürülmüştür. Satranç, savaş oyunlarının bir benzerine, dama ise taraflar arasında bir hesaplaşma oyununa dönüştürülmüştür. Çocuk oyunları ise ya üçlü, ya dörtlü, ya altılı oynanır.
Yine Kürt oyunlarının temelinde güç, kazanma, yarışma, savaş, taktik, var olma mücadelesi vardır. İnsanın kendisini doğa karşısında güçlü kılabileceği oyunlar üzerine kurulmuştur. Bu bizim coğrafyamızla ilgilidir.
Başka toplumlarda oyun nasıl bir içerik kazanıyor?
İşgalci toplumlarda belki de ağırlıklı olarak saldırı oyunları vardır. Hayat da çocuğa böyle öğretiliyor zaten. Ben Fransızca okudum. Derslerden biri karşılaştırmalı masal dersiydi. Kırmızı Başlıklı Kız masalını çözümlüyorduk. Hoca ‘sizdeki versiyonları nasıl diye’ sormuştu. Ben masalın Kürtçe versiyonunu götürmüştüm. Çok enteresan bulmuştu hoca. Masalın bizdeki benzeri Fatfatok’tur. Hatta bizimki çok daha fantastiktir. Ama bu masallarda anlatılanların aynısı Polonya’da var, Ruslarda var, Almanlarda var, Fransızlarda, Amerikalılarda var. Çünkü dünya zaten ortak bir miras. Bir de tabii Mezopotamya, dünyanın diğer yerlerine göre etkileşimin çok daha fazla olduğu bir bölge. Hem etkilemiş, hem etkilenmiş.
Kürt oyunlarının büyük kısmı köye özgü gibi. Bu oyunların kentte yaşatılma şansı nedir?
1988’den beri şehirlerde yaşayan bir Kürdüm. Bu 30 senede şehirde kaç tane oyunumu oynayabildim? Hiçbirini. Köyden kopunca, aslında çocukluğumu kaybettim. Çocukluğumda yaşadığım özgürlüğü bugün çocuklarımın yaşamasını istiyorum. Ama iki çocuğum da mutsuz. Çünkü onlara öğrettiğim oyunları oynayabilecekleri çocuk yok. Sonuç olarak bu bir gerçeklik.
Peki bu tabloda umudumuzu yitirelim mi? Oyun çağı kapandı mı diyelim?
Oyunu şehirlerde okula taşımaktan başka ne yazık ki şansımız kalmadı. Dünyada birçok sistemde artık böyle yapılıyor. Dağdan, kırdan, köyden derlenmiş oyunlar yazıldı. Biz de yazıyoruz. Bunlar toplandı, biz de topladık. Kayıt altına alındı biz de aldık. Kayıt altına alınan bu oyunlar, bir şekilde uygun koşulları sağlanarak yaşatılabilir.