- Enda’nın cenazesinde yalnızca bir kadını toprağa vermedik. Aynı zamanda hepimizin yüzleşmesi gereken sorularla karşı karşıya kaldık. Neden ancak bir kadın öldürüldükten sonra konuşmaya başlıyoruz? Belki de ilk adım, sessizliği bozmaktır.
- Kadının sessizliğini erdem, itaatini ahlak, acıya katlanmasını ise aileyi korumak olarak gören anlayış sorgulanmalıdır.
- Kadının bedenine, ruhuna ve iradesine yönelik saldırıları sıradanlaştıran her türlü anlayışa karşı mücadele etmeliyiz.
- Bir kadın yardım çağrısında bulunduğunda onu gerçekten duyuyor muyuz?
- Şiddet gördüğünde yanında ne kadar duruyoruz?
- Tehdit edildiğinde bunu ne kadar ciddiye alıyoruz?
AYTEN KAPLAN
Enda’yı geçtiğimiz günlerde toprağa verdik. Cenazede bir an durup etrafıma baktım. Cenaze namazı kılanlar, tabutu taşıyanlar, onu mezara indirenler erkeklerdi. Çevrede ise çoğunlukla kadınlar vardı; ağlayan, sessizce olup biteni izleyen, ailesinin ve yakınlarının acısını paylaşan kadınlar… Her şey, sanki sıradan bir cenaze töreniymiş gibi ilerliyordu.
Oysa bu sıradan bir ölüm değildi. Bir kadın, kendi hayatını kurmaya çalışırken bir erkek tarafından katledilmişti.
Peki ya diğer kadınlar?
Enda’yı son yolculuğuna uğurlarken çevredeki kadınlara baktım: Acaba bu sessizliğin içinde neler vardı? Korku mu, öfke mi, çaresizlik mi? Yoksa kendi hayatlarına dair kimseyle paylaşamadıkları sorular mı?
Belki bazıları kendi yaşamını düşündü. Belki kızını… Belki içinden “Benim ya da kızımın başına gelmesin” diye geçirdi.
Çünkü bir kadın öldürüldüğünde, yaşananlar yalnızca o kadının hayatıyla sınırlı kalmıyor. Böyle bir cinayet, geride kalan kadınlara da örtük bir mesaj veriyor: “Kendi iradenle karar verir, kendi hayatını seçer, sana biçilen rolün dışına çıkarsan bunun bir bedeli olabilir.”
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Enda’nın cenazesinde yalnızca bir kadını toprağa vermedik. Aynı zamanda hepimizin yüzleşmesi gereken sorularla karşı karşıya kaldık.
Neden ölümden sonra?
Enda’nın ardında bıraktığı son yazı, aslında hepimize yönelik bir eleştiri ve çağrı olarak okunmalıdır. Bunu yalnızca kişisel bir paylaşım olarak değil, bir kadının yaşadığı şiddetin ve içinde bulunduğu koşulların bize bıraktığı sorumluluk olarak ele almalıyız.
Bir kadın yardım çağrısında bulunduğunda onu gerçekten duyuyor muyuz?
Şiddet gördüğünde yanında ne kadar duruyoruz?
Tehdit edildiğinde bunu ne kadar ciddiye alıyoruz?
Ve bir kadın öldürüldüğünde neden çoğu zaman ancak ölümünden sonra konuşmaya başlıyoruz?
Bu soruların yanıtlarını yalnızca katilin davranışlarında değil, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin kendisinde de aramak zorundayız.
Katliamlar ve şiddet sıradanlaştırılıyor
Kadın katliamlarını sıradanlaştıran, sanki yaşamın kaçınılmaz bir parçasıymış gibi ele alan zihniyeti artık eleştirel bir biçimde sorgulamak zorundayız. Hem kadınlar olarak hem de toplum olarak kendimizi vicdanen sorgulamalıyız.
Toplumun değişim ve dönüşümünü gerçekleştirmek, kendi değer yargılarımıza ve ahlaki normlarımıza yeniden bakmayı zorunlu kılmaktadır. Eril zihniyetin yalnızca bireysel ilişkilerde değil, toplumsal ve sistemsel boyutlarıyla da ele alınması gerekmektedir. Aynı zamanda kadının bu toplumda ve yaşamın her alanında irade sahibi olduğu, kendi bakış açısının, düşüncesinin ve söz söyleme gücünün bulunduğu anlayışının toplumsal yaşamda güçlendirilmesi gerekmektedir.
Kadın cinayetleri bir anda ortaya çıkmıyor. Kadının bedenine, yaşamına ve iradesine müdahale eden eril anlayış; aile içinde, geleneklerde, toplumsal ilişkilerde ve çeşitli ahlaki kalıplar içinde yeniden üretiliyor. Kadından susması, sabretmesi, acı çekse bile aile düzenini sürdürmesi bekleniyor. Bir kadının erkeğe nasıl davranması gerektiği, nasıl giyinmesi gerektiği, nasıl yaşaması gerektiği ve hangi sınırlar içinde kalması gerektiği daha çocukluk çağından itibaren çeşitli toplumsal anlayışlarla aktarılabiliyor.
‘Millet ne der?’
Bazen bu anlayış babadan oğula, bazen anneden kıza, bazen de kimsenin itiraz etmediği bir sessizlik içinde aktarılıyor. “Millet ne der?”, “Aile ne der?”, “Çevre ne düşünür?” gibi soruların yükü kadınların omuzlarına bırakılıyor. Böylece başlangıçta erkek egemen bir düzen tarafından oluşturulan değer yargıları, zamanla kadınlar tarafından da içselleştirilebiliyor ve sonraki kuşaklara aktarılabiliyor. Burada mesele kadınları suçlamak değildir. Asıl mesele, hep birlikte içinde yetiştiğimiz ve kimi zaman farkında olmadan yeniden ürettiğimiz bu anlayışı sorgulamaktır.
Kadın kendi hayatı hakkında karar verdiğinde toplumun onayını almak zorunda bırakılmamalıdır. Bir kadının boşanması suç değildir. Çocuklarıyla yeni bir hayat kurmak istemesi suç değildir. Kendi geleceği hakkında karar vermesi suç değildir.
Yaşamı denetlemek ahlaki değil
Asıl sorgulanması gereken, bir erkeğin kendisini bir kadının yaşamı üzerinde hak sahibi görmesidir. Hiçbir erkek bir kadının yaşamı üzerinde mülkiyet hakkına sahip değildir. Hiçbir gelenek, töre, aile anlayışı ya da inanç bir insanın yaşam hakkından üstün tutulamaz.
Sevgi adı altında kontrol etmek sevgi değildir. Namus adı altında bir kadının bedenini ve yaşamını denetlemek ahlaki değildir. Erkeklik adı altında güç ve tahakküm kurmak kabul edilemez.
Enda bir irade göstermişti
Bir kadın öldürüldüğünde ise çoğu zaman önce onun hayatı sorgulanıyor: “Ne yaptı?”, “Neden ayrıldı?”, “Neden karşı çıktı?”, “Neden böyle yaşadı?” Bu sorular soruldukça failin sorumluluğu geri plana itiliyor ve şiddete uğrayan kadının yaşamı tartışmanın merkezine yerleştiriliyor.
Oysa hiçbir tercih, hiçbir ayrılık ve hiçbir yaşam biçimi bir insanın öldürülmesini haklı çıkaramaz.
Enda’nın hayatının bütün ayrıntılarını elbette bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz kadarıyla şiddet gördüğü bir yaşamı geride bırakmış, boşanmış ve çocuklarıyla birlikte yeni bir hayat kurmaya çalışmıştı. Kendisi ve çocukları için daha güvenli, daha huzurlu bir gelecek oluşturmak istemişti. Bir kadın için alıştığı ve bildiği hayatı geride bırakıp yeniden başlamak kolay bir karar değildir. Ancak Enda kendi yaşamı hakkında karar verme iradesini ortaya koymuştu.
İşte kadının iradesi tam da burada önem kazanıyor. Kadın kendi hayatında özne olmalıdır. Kendi bedeni, geleceği, ilişkileri ve yaşam biçimi hakkında karar verebilmelidir. Düşüncesini ifade edebilmeli, itiraz edebilmeli, ayrılabilmeli, yeniden başlayabilmeli ve toplum içinde kendi iradesiyle var olabilmelidir.
Erkekler kendileriyle yüzleşmeli
Bu değişim yalnızca kadınların sorumluluğu değil. Erkeklerin de kendi güç ve tahakküm anlayışıyla yüzleşmesi gerekiyor. Hiçbir erkeğin bir kadın üzerinde hak sahibi olmadığı, bir kadının hayatını kontrol edemeyeceği ve kendi iradesini kadının iradesinin üzerine koyamayacağı toplumsal olarak kabul edilmeli. Mesele yalnızca kız çocuklarımızı korumak değildir. Oğullarımıza ne öğrettiğimiz de en az bunun kadar önemlidir. Ne kızımız öldürülsün ne de oğlumuz katil olsun.
Bunun için toplumun kendi değer yargılarını ve ahlaki ölçülerini yeniden gözden geçirmesi gerekiyor. Kadının sessizliğini erdem, itaatini ahlak, acıya katlanmasını ise aileyi korumak olarak gören anlayış sorgulanmalıdır.
Toplumun içini boşaltan eril zihniyetin giderek derinleşmesine izin vermemeliyiz. Kadının bedenine, ruhuna ve iradesine yönelik saldırıları sıradanlaştıran her türlü anlayışa karşı mücadele etmeliyiz. Çünkü bugün kadınların karşı karşıya olduğu şiddet yalnızca bireysel ilişkilerde yaşanan bir sorun değil aynı zamanda toplumsal ve sistemsel bir sorundur.
Yardım çağrısını önceden duyabilmeliyiz
Kadın katliamlarına yalnızca gerçekleştiğinde tepki göstermek yeterli değildir. Şiddetin ilk işaretlerini görmek, yardım çağrısını duymak ve kadının yanında olmak gerekir. Şiddet gören bir kadın yalnız bırakılmamalı. Ayrılmak istediğinde suçlanmamalı. Kendi hayatını kurmak istediğinde kararları sorgulanmamalı. Bir erkek şiddet uyguladığında ise bu durum “aile meselesi” denilerek geçiştirilmemelidir.
Enda’nın cenazesinde gördüğümüz tablo ve sessizlik, bu yüzden derinden düşünmemiz gerektiğini ortaya çıkardı. Kadınlar ağlıyor, erkekler cenazeyi kaldırıyor ve ardından hayat devam ediyor. Oysa hiçbir şey normal değil.
Bir kadın öldürüldüğünde geride yalnızca bir cenaze ve yas kalmıyor. Aynı zamanda sorgulanması gereken bir yaşam hakkı ihlali ve bu cinayetin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan toplumsal koşullar kalıyor.
Neden sustuk?
Enda’nın ardından geriye yalnızca acı bırakmamalıyız. Onun bıraktığı sözleri bir sitem, bir vicdan çağrısı ve hepimize yöneltilmiş bir sorumluluk olarak görmeliyiz.
Kendimize şu soruları sormalıyız: Nerede sustuk? Nerede görmezden geldik? Nerede “aile meselesi” diyerek geri çekildik? Bir kadının yardım çağrısını ne zaman gerçekten duyacağız?
Kadınların korkmadan yaşayabildiği, kendi kararlarını alabildiği, kendi bedenleri ve yaşamları üzerinde söz sahibi olduğu bir toplum kendiliğinden oluşmayacaktır. Bunun için mücadele etmek, dayanışmayı büyütmek ve toplumsal anlayışı değiştirmek gerekiyor.
Çünkü kadına yönelik şiddet yalnızca şiddete uğrayan kadının veya ailesinin meselesi değildir. Bir kadının yaşam hakkının elinden alınması, içinde yaşadığımız toplumun tamamını ilgilendirir. Enda’nın ardından bize düşen yalnızca yas tutmak değil, başka kadınların aynı sonu yaşamaması için neyi değiştirmemiz gerektiğini sormaktır.
Belki de ilk adım, sessizliği bozmaktır.