• “Sur sergisinde kıyam fikri yaratılmıyor kıyam zaten var dediğim bir yerden çıkıyor. Bir gün kıyametin geleceğini konuşur, kurgular, hayal eder ve bekleriz.  Ben de zaten sürekli bir kıyamet hali var diyorum. İsrafil’in üflediği Sûr sesini hep duyuyorum. Duyan duyuyor.”

ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL

Fatoş İrwen’in “Rû Bi Rû” adlı kişisel sergisi 15 Eylül’de Zilberman İstanbul ve Dialogues’da açıldı. Kürtçede “yüz yüze, karşı karşıya” anlamına gelen “Rû Bi Rû”, iktidar temsilleri, devlet politikaları, gelenek ve inanç sistemleri karşısında bireyin özgürlük arayışını yüzleşme fikri etrafında ele alıyor. Sergi, inkar edilen tarihsel gerçekliklerle izleyicinin kendi bakışını karşı karşıya getiriyor.

İrwen’in nesnelerle kurduğu ilişki, serginin anlatısını taşıyan temel unsurlardan birini oluşturuyor. Bir tutam saç, kurumuş dikenler, dere yatağı, su ve yıkımın ardından yeniden yeşeren bitkiler; beden, şiddet, kayıp, direniş ve adalet arayışı arasında bağ kuruyor. Bu imgeler, geçmişten geriye kalan nesneler olmanın ötesinde, yaşananların izlerini taşıyan ve yeni anlamlar üreten unsurlar olarak bir araya geliyor.

Sanatçının doğup büyüdüğü coğrafyayla ilişki kuran “Rû Bi Rû”, Amed’in Sur ilçesinde yaşanan yıkımın izlerini de serginin düşünsel alanına taşıyor. 21 Kasım’a kadar sürecek olan sergi, inkar edilenin görünür olduğu, bastırılan hikayelerin yeniden anlam kazandığı ve izleyicinin kendi konumunu sorgulamaya çağrıldığı bir yüzleşme alanı açıyor. Sanatçı Fatoş İrwen ile konuştuk.

Sergide geçmişten bugüne aktarılan anlatıların ve tanıklıkların izleri görülüyor. Bu anlatılarla nasıl karşılaştınız ve bunlar sergideki işlerin biçimlenmesini nasıl etkiledi?

Rû Bi Rû sergisi Berlin'deki solo sergim Sûr ile birlikte ortaya çıktı. O zamandan bu yana bolca seyahat ettim, zor coğrafyalara, dağlara, arazilere. Zaten çocukluğumuzdan beri aktarılan hikayelerin, yaşanan olayların içine ve daha içine yolculuklar.  Serginin merkezindeki enstalasyon böyle gelişti.

Rû Bi Rû, Kürtçede “yüz yüze, karşı karşıya” anlamına geliyor. Bu sergide yüzleşmeyi nasıl ele alıyorsunuz?

Sergi bunu tüm katmanlarıyla talep eden bir yerden iletişim kurmaya çabalıyor. Zira Berlin’de 2023 Sur sergisinde başlattığım tavrın devamı niteliğinde. Bu noktada İstanbul'u önemli bir lokasyon olarak görüyorum. Hem sanat dünyasının hem de politik sosyolojik olarak geniş yelpazesi olan bu yerin yüz yüzeliğe en uygun yer olduğunu düşünüyorum. Çok uzak değil yakın tarihte yerle bir edilen Sur'un üzerine inşa edilen yerler buradaki sanat izleyicisinin çok da bilgisi dahilinde değil, ilgisi de yok. İlk kez bu sergi vesilesiyle konuşup tartışma fırsatı bulabildi pek çok insan. Bilen de zaten yeni bir yaklaşımla karşılaştı diyebilirim. 

Resmi tarih anlatılarının dışında bırakılan, inkar edilen ya da kayda geçirilmeyen hikayeleri sanat yoluyla görünür kılmak nasıl bir sorumluluk taşıyor? Sanatın, belgenin ve sözlü tarihin ulaşamadığı ya da eksik bıraktığı alanlarda nasıl bir imkan sunduğunu düşünüyorsunuz?

Her sanatçıya göre değişir bu. Benim ve bazılarımızın yaşadığı hayat bu gerçeklerle şekillenen, yolunu kaybeden ya da bulan, sekteye uğrayan ve çok fazla mücadele gerektiren bir hayat ve doğal olarak kendimi sorumlu hissediyorum. Biz yokken başlayan ve anlatılan şeyler hâlâ yeniden ve yeniden yaşanıyor. Tarihsel anlamda da korkunç bir bilgi kirliliği mirası var. Sistemin yarattığı, kurguladığı yalanlarla dolu tarih, sahte kahramanlık hikayeleri ve bunun üzerine inşa edilmiş eğitim müfredatı var. İlişkiler de çok kırılgan. Benim için tüm bunların içinde yaşama gücü bulduğum sanat devreye giriyor ve her seferinde bambaşka bir dil kurarak farklı farklı yaratıcı alanlar, yüzeyler, karşılaşmalar yaratarak, üreterek mümkün oluyor bu.

Sergide saç, dikenler, dere yatağı, su ve bitkiler gibi unsurlar öne çıkıyor. Bu nesneler ve imgeler aracılığıyla beden, şiddet ve adalet arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Bahsettiğin enstalasyonun adı 'Kayıp Zamanın İçinde' - Lawij yani ağıt. Yüzlerce detay var ve pek çoğunu fark etmek de zor. Tam da hayatımızda olan şeyler gibi. Kürdistan’ın yüzlerce yıllık tarihi üzerine, o coğrafyayı tüm ekosistemiyle, inançlarıyla, arzularıyla, mücadelesiyle, kayıplarıyla düşünmekten doğan bir dere yatağı. Tutamadığımız yaslara yakılan, bitmeyen bir ağıt, Her şeyin biriktiği, kıyıya vurduğu bir tarih çalışması. Dokunması tıpkı bir dikeni avuçlamak gibi can yakıcı bir coğrafya burası. Baş etmesi zor bir yer. Doğa döngüsünü her şeye rağmen sürdürüyor evet zira mavi kuşlar bunu hatırlatırken dikenler de bu döngünün dokunulmazlığının hayat dolu gücünü gösteriyor. 

Bir coğrafyanın hafızasını sanat yoluyla anlatmak, o coğrafyaya yönelik şiddet ve tahakküm politikalarıyla nasıl bir hesaplaşma alanı açabilir?

Sanat tarihinde pek çok sanat eseri ve sanatçının eseri hâlâ kendi döneminin toplumsal gerçekliğinden hareketle hâlâ günümüze hitap edecek güçte olan, güncelliğini koruyan eserler. Sanattan başka hiçbir şeyin bu gücü yoktur. Yaratılan eser taşıyıcıdır, düşünme, tartışma alanı açar, alternatifleriyle pek çok olasılığı yaşama davet, yaşamları birbirine konuk eder.

Dolayısıyla dünyayla ilişki içine gireriz. İlişki kurabilmek bu hayal ettiğimiz hesaplaşmanın zeminini oluşturur. Çünkü her şeyden önce bir zemine ihtiyaç duyarız. Rû Bi Rû böyle bir zemin oldu. Sergiye her türden insan geliyor. İdeolojik olarak yan yana gelmesi imkansız kişileri yan yana getirdi. Galeri mekanında görmeye alışkın olduğumuz genel estetik anlayışa teslim olmayan, galerinin steril, ticari, yönleriyle çelişen bir sergi oluyor. Bu çok önemli benim için.

“Rû Bi Rû” kıyamdan mahşere uzanan düşüncesiyle insanları ve diğer canlıları, ölüler ile yaşayanları ortak bir düzlemde buluşturuyor. Bu yaklaşım, bugünün adalet arayışı ve birlikte yaşama ihtimali açısından nasıl okunabilir?

Sur sergisinde kıyam fikri yaratılmıyor kıyam zaten var dediğim bir yerden çıkıyor. Toplumlar olarak bir gün kıyametin geleceğini konuşur, kurgular, hayal eder ve bekleriz.  Ben de zaten sürekli bir kıyamet hali var diyorum. İsrafil’in üflediği Sûr sesini hep duyuyorum. Duyan duyuyor. O beklenen mahşer vaktine ertelenen hesaplaşma, adalet, karşılaşma, yan yana gelme benim için sorunlu bir alan.

Ertelenen ve salt hayalini kurup bekleme halinde bıraktığı için sorunlu bir alan. Adaletin bu mahşer alanında tesis edileceğine olan inançla rahatlıyor insan. Politik olarak savunduğumuz ve uğruna mücadele verdiğimiz adalet, demokrasi hatta radikal demokrasiyi mahşer alanında hayal etmek yerine mahşer alanı gibi uzak hayallere bırakmadan sahici bir yüz yüzelik mümkün diyorum. Bu konuda da ısrar ediyor olmalıyım ki bu kez Rû bi Rû dedim.

Unutulan bir şeyi hatırlatmaya çalışmak gibi. Çünkü sistem, öyle bir insanı kendine yabancılaştırıyor ki yeryüzünün ya en işe yaramaz bir mahluku gibi görüyor ya da yeryüzünün tanrısı gibi görüyor insan kendini. Utanç duyulması gereken bir tarihle gurur duyan bir ülkede yaşıyoruz. İnsanı zorlayan bu uçlar yan yanalığı, birlikte yaşamayı imkansız hale getiriyor. Rû Bi Rû diyerek izleyenlerle buluşan bu sergi vesilesiyle böylesi kritik bir dönemde bir araya gelmek çok önemli ve anlamlı benim için.