“Kürdistan’da yaşadığımız trajedi, hayal gücümüzü yok etmiş. Kürt sanatı, toplumsal bilinçlenmeyi geliştirecek bir atmosfere girmedi. Örneğin Enfal görsellerinin hepsinde siyah elbiseli kadınlar kendilerini dövüyor. Acıdan kıvranan kadınlar. Biz daha çok mağdur olan, acı çekene odaklanıyoruz. Ama bu tek başına yeterli değil. Toplumsal bilinçlenme ve bilinçlendirme sorunlarına eğilmeliyiz.’’
ESRA MİKYAZ / SÜLEYMANİYE
Dr. Çoman Herdi, Enfal soykırım saldırıları döneminde ailesiyle birlikte İran’a kaçmak zorunda kaldı. Oradan da 1993’te Britanya’ya gitti. Oxford ve University College London’da psikoloji ve felsefe okudu. Şimdi Süleymaniye’de özel bir üniversitede eğitimci. Aynı zamanda Toplumsal Cinsiyetçiliği Araştırma ve Gelişme Merkezi yönetiminde yer alıyor. Dr. Çoman Herdi, Enfal sürecindeki kadınların yaşadığı travma üzerinde çalıştı. Bu konuda bir kitapta yazdı. Herdi, soykırım saldırısı altında olan Kürtlerin farklı bir direnmeye ihtiyacı olduğunu ifade ediyor. ‘’Biz daha çok mağdur olan, acı çekene odaklanıyoruz. Ama bu tek başına yeterli değil. Toplumsal bilinçlenme ve bilinçlendirme sorunlarına eğilmeliyiz’’ diyor.
Çoman Herdi ile kendi yaşam hikayesi, Enfal ve Şengalli kadınların yaşadıklarını, toplumsal travmaların nasıl aşılabileceğini konuştuk.
Enfal üzerine bir kitap hazırladınız. Aynı zamanda Enfal’i siz de yaşadınız. Biraz yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?
Enfal’in yaşandığı dönem Süleymaniye’deydim. Ağabeyim pêşmergeydi. Kız kardeşim de Musul’da tıp fakültesini okuyordu. Halka saldırı haberleri 1987’den itibaren gelmeye başlıyordu. Ardından kimyasal saldırıların haberleri geldi. Bu saldırılardan etkilenenlerden bazıları Süleymaniye’deki acil servislere getiriliyordu. Bazılarının Irak’ın güneyine götürüldüğü, bazılarının öldürüldüğü söyleniyordu. 1988’de Halepçe saldırısı oldu. Aslında ilk kez 1983’te İran-Irak savaşında kimyasal silah askerlere karşı kullanılmıştı. BAAS yetkililerinden Ali Hesen Mecid (Kimyasal Ali), ilk kez sivillere karşı kimyasal silahı Balisan Vadisi’nde kullandı. Amacı uluslararası güçlerin tepkisini ölçmekti. Ciddi bir tepki olmayınca BAAS rejimi yeni bir süreç başlatmış oldu. Behdinan’da yaptıkları saldırıların ardından halk Kuzey sınırına doğru göç etmek zorunda kaldı. Behdinan halkı orada kamplarda yaşamaya başladı. Kampta yaşayan ve kimyasaldan etkilenenlerle yabancı gazeteciler röportajlar yapınca durum hakkında kamuoyunun bilgisi oldu.
Benim kişisel hikayem de bu saldırılarla bağlantılı olarak farklılaştı. Kamuoyu rejimin bu saldırılarını duyduktan sonra farklı baskı yöntemlerini geliştirdi. Pêşmergelerin aileleri özel olarak takibe alınıyordu. Biz de ablamın tıp fakültesini bitirmesini bekliyorduk. Okul, biter bitmez İran’a geçmek zorunda kaldık. O zaman yanıma bir defter almıştım. Yaşadıklarımı gördüklerimi kayıt altına almaya başladım.
Siz o yaşlarda bunları yazmayı nasıl düşündünüz?
Babam şairdi, yazı konusunda bizi teşvik ediyordu. Ben de insanların yaşadıklarını görüp anlatmaya ilgiliydim. Babam, biraz karamsardı. Annem ise umut doluydu. Ben daha çok annemi esas aldım. Benim ki bir tür hayatın kaydıydı. Yıllar sonra Britanya’ya gittim. İki yıl eğitimden kopmuştum. Yaşadıklarım ağır ve trajikti. Fakat bundan sıyrılmak istiyordum. Zaten yaşamımızın her tarafını üst siyaset işgal etmiş, yaşadığımız travmadan bir türlü kurtulamıyorduk. Atlatmak için uzun bir çaba harcadım. Ardından doktoramı “Kürt mülteci kadınlar” üzerine hazırladım. Artık yaşadığımız travmaya daha güçlü anlamlar verebiliyordum.
Kitap çalışmam için ise en önemli etki 1990’lı yıllarda kurulan ilk Kürt televizyonu MED TV oldu. İlk kez kadınlar ve erkekler ekranlarda Nugle Selman’dan, toplu mezarlardan, Enfal’den bahsediyordu ama Britanya’da insanlar bu katliamlardan haberdar değildi. Birçok insan Halepçe Katliamı’nı biliyordu ama Enfal’ı hiç duymamışlardı. Neden yakın tarihte kimyasal silahlarla yapılan bu soykırımı bilmiyorlar, diye dert ettim.
BAAS da Naziler gibi oldukça bürokratikti. Her şeyi kayıt altında tutmuştu. Tek tek kişilerin isimleri, kullanılan araçlar; her şey sistematik olarak listeler halinde tutulmuştu. Bu belgelerin büyük bir bölümü MED TV’de yayınlandı. Sonra doktoramı tamamlamıştım. Anlatılan hikayeler bana yeni bir çalışmanın fikrini verdi. Daha çok kadınların bedensel, ruhsal olarak yaşadıklarını anlatmak istedim. Örneğin, regl dönemini nasıl geçirdiler, hamilelikleri nasıldı, çocuk düşürdüklerinde neler yaptılar, acaba herhangi bir cinsel şiddete maruz kaldılar mı? Bu soruların cevabının peşindeydim.
Sonra gelip saha çalışması yapmaya başladım. Germiyan’da köy köy dolaştım. Görüşmeye gelenlerin hepsi erkeklerdi. Baktım, kadınlar gelmiyor. Önce erkekleri ikna edip sonra kadınlarla tartışmaya başladım. Erkekler ve kadınların yaşadıkları birbirinden oldukça farklıydı.
Siz aynı zamanda psikoloji alanında uzmanlık yaptınız. Neler gözlemlediniz?
Soykırım yaşandıktan 17 yıl sonra bu çalışmayı yürüttüm. Travma ve psikolojik sorunların başka bir aşamaya taşındığı süreçtir. Böylesi durumlarda ilk yıllar biraz daha etkili olur. 1988 ve 1991-92 yılları arası önemliydi. Güney Kürdistan’da kadınların yaşadıkları travma da farklılık taşıyordu. Hükümet, Behdinan’da Enfal’den sonra sürgün edilen ailelerin topraklarına geri dönüşüne izin vermedi. Hepsini Hewlêr yakınlarında Baharka mıntıkasına kadar getirilmelerine izin verdi. Şimdi bu mıntıka çok güzel bir yer olarak biliniyor. Ancak o zaman ne su, ne ev ne de farklı sığınılacak bir yer vardı. Sadece akrepler ve dikenler vardı. Hükümet sürgünden getirdiği insanları Baharka’ya attı. Hewlêr halkı Baharka’ya getirilen halka yardım ederek hayatta kalabilmelerini sağladı. Kimisi su getirdi, kimisi çadır getirdi. Rizgarî, Çemçemal gibi yerlerde ise kafalarını sokabilecek bir çatı bulabildiler. Bazıları akrabalarının yanlarına yerleşti.
BAAS hükümeti halkı sürgün ederek aslında yaptığı soykırım suçunu örtbas etmek istiyordu. Kürt toplumunun bir kısmını kıyımdan geçirdi bir kısmını topraklarından sürdü. Esas amaçları göç yollarında insanların ölmesiydi.
İlk yıllar sürgün yıllarıydı. Bu kadınlar için oldukça zordu. Kimi bölgelerde kadınlar bir araya gelerek ‘Kürt olduğumuz için zülüm görüyoruz’ diyor ve bir birlerine yardımcı oluyorlardı. Bazı kadınların hikayeleri de var ki, ekili tarlaların etrafında sabahın erken saatlerinde toplanıp iş almaya çalışıyorlardı. Toprak sahiplerinin seçtikleri kadınlar genç ve güzel kadınlardı. Kadınları cinsel olarak da baskı altındaydı.
Zor yıllardı. 1992 sonrasında birçok sivil toplum örgütü geldi. Köylerin inşası için yardım ettiler. Köylerin yeniden inşası için malzemeleri kendileri verip, çalışmayı da insanların kendileri yapması için çabaladılar. Kadınlar kendi köylerini kendileri inşa etmek için çaba sarfetti. Erkekler tarımla ilgilenmişlerdi, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Artık erkekler de olmadıkları için kadınlar ve çocuklar tek başlarına ekip biçmeye başladı.
Bu durum devam etti mi?
Maalesef hayır. Çemçemal’de yeni kurulan bir köy vardı ve köyün adı ‘Meyine’ydi (Kadınca). Kadınlar epey bir mücadele ettiler ama BM’nin 1998’deki petrol programları vardı. Köylülerin ürettiklerini almak yerine bölgenin petrolünü alıp karşılığında daha ucuza satılan yerlerden gıda maddeleri getirerek halka ücretsiz dağıtıldı. Dolayısıyla halkın ürettiği ürünlerin pazarı olmayınca üretimin de bir anlamı kalmadı. Bir de 1999’daki kuraklık da gelince tarıma daha büyük bir darbe vurulmuş oldu. Artık köyler giderek boşaldı.
Enfal’i bir dakikalık saygı ve ölülerimizin fotoğraflarını yayınlayarak anamayız, demişsiniz. Ne yapılmalı?
Avrupa’nın bir çok ülkesindeki Yahudileri kapsayan bir soykırım politikası uygulandı. 6 milyon insan katledildi ama Yahudiler bunun karşısında kültür, sanat, felsefe, siyaset entellektüel sahada yetkinleştiler. Bizim bölgemizde yaşadığımız trajedi, hayal gücümüzü yok etmişti. Neden topraklarımızda halen uçak sesleri geliyor? Irak askerinin postalları, topları, tanklarını anlatacak, onun karşısında bilinçlendirecek bir sanatımız olmadı. Kürt sanatı, toplumsal bilinçlenmeyi geliştirecek bir atmosfere girmedi. Bence her şeyi ahlaki olarak görmek durumundayız. Enfal görsellerinin hepsinde siyah elbiseli kadınlar kendilerini dövüyor. Acıdan kıvranan kadınlar görünüyor. Benim yaptığım röportajlarda Enfal’i yaşayan kadınlarda gördüğüm, misafirperver, güçlü değerlendirmeler yapan, güçlü konuşan kadınlardı. Yaşam mücadelesinde başarılı olan kadınlardı ama bizim aklımızda kalan Kürt kadını bu olmuyor. Biz daha çok mağdur olan, acı çekene odaklanıyoruz. Kurban olmaya odaklıyız, aşmaya değil.
Ben şimdi Enfal ve Halepçe anma resimlerini topluyorum. Hepsinde siyahlar giyinmiş bir kadın, mezarlık içinde tek başına, simsiyah giyinmiş bir kadın toprağa kapanmış tek başına ağlıyor. Bunlar trajedinin hiç de ahlaki olmayan yönlerini açığa çıkarmaktır. Şimdi çok normal görülüyor ama toplum bile bunları izlemek istemiyor. Bu görüntüler toplumsal bilinç oluşturmuyor, toplumsal bunalımı derinleştiriyor.
Peki toplumsal mağduriyeti sürekli gösteren bu yaklaşımlar nasıl aşılacak? “Mağdurum” psikolojisi nasıl aşılacak?
Bir konferansta ben de bir psikologa benzer bir soru sormuştum. Bana verdiği yanıt şöyleydi: Bir avuç taşı mağdurum diye düşünen insanın önüne koyuyorum. Çocukluk oyunları için bir tane taş al, ilk sevgilin için bir taş al. Okulda yaşadığın güzel anıların için bir taş al, yine yaşamındaki birçok güzellik için birer taş al, diye sayıyorum. Bir de yaşadığın taciz, ölüm ya da soykırım saldırısı için bir taş al. Taşların hepsine baktığında birçok iyi ve güzel şey için topladığın bir sürü taşın var. Hayatın sadece yaşadığın kötü olaylardan ibaret değil. Sadece kötülüğe odaklanmak insan yaşamına zulümdür.
Cinsiyet Eşitliği ve Kalkınma Merkezini kurdunuz. Yürüttüğünüz bu çalışmalar tüm toplumla buluşuyor mu, yoksa sadece kendi sınırlarınız içinde mi kalıyorsunuz?
Esas siyasal iradenin çalışma yürütmesi lazım. Benim şimdi yürüttüğüm bir araştırma var; 1976-1991 yılları arasında Güney Kürdistan devriminde kadının rolünü araştırmaya çalışıyorum. Temel sorularım şunlar; neden kadınlar daha büyük bir rol oynayamıyor? Örneğin Komaleya İran örgütünün kadın pêşmergeleri var. Irak Komünist Partisi’nde yine bazı kadın pêşmergeler var. Neden Güneyli Kürt örgütlerinde kadınlar yer almıyor. 1980’li yıllarda YNK, PDK’de kadınlar yer almıyor ama aynı yıllarda PKK kuruluyor ve PKK’ye katılımlar oluyor. Neden Güney Kürdistanlı kadın örgütlerinde kadınlara yer yok? İşte bu nedenle toplumsal yaşamda siyasi öncülerin rolleri oldukça önemli. Yaşanan bu durum anlayabilmemiz için doğru bir okumaya ihtiyaç var. Kadın öncülüğü bu anlamda çok önemli. Bizim öncülerimiz, kadının siyasal/toplumsal yaşama katılımında kadın iradesinin oluşmasını istememiş.
Şimdi, devrim ve devrimci kimdir? Devrimci sadece rejime karşı savaşan mıdır? Eğer sen toplumsal sorunlarla mücadele etmezsen çok dar bir devrim mücadelesi yürütmüş olursun. Bu kadar toplumsal adalet sorunları ile mücadele etmezsen, ekonomik sorunları görmezden gelirsen bu yetersiz bir devrimcilik olmuş olur. Fransız Devrimi, hem yönetimi hem de yaşam biçimini değiştirmek için mücadele etti. Sorun sadece siyasal sistemi değiştirmek değil, toplumsal ilişkileri değiştirebilmektir.
Çalıştığınız bir sivil toplum örgütü var. Yürüttüğünüz bu çalışmaları biraz paylaşabilir misiniz?
Uzun yıllar yurt dışında yaşadım ama artık Kürdistan’a dönmek istedim. Eğitim benim için çok önemliydi. Bu nedenle burada üniversitede toplumsal cinsiyet üzerine çalışmak istedim. Ağustos 2014’te Güney Kürdistan’a geldim. Bir yıl sonra merkezimizi açtık. Burada hükümete bağlı olmayan sivil toplum örgütleri var. Ben daha çok eğitim konusu üzerine çalışmak istedim. Toplumsal bilinçlenme ve bilinçlendirme sorunlarına eğilmeyi daha doğru buldum. Tek tek olayları görüp yama yapmak yerine daha köklü çözümler üretmeyi tercih ettim. Amacımız, toplumsal bilinçlendirme.
Savaşın Ortadoğu’da yükseldiği, tam da DAİŞ’in Êzîdî soykırımını yaptığı süreçte Kürdistan’a geldiniz. Enfal araştırma çalışmalarını da yürütmüştünüz. Benzerlikler gördünüz mü?
Şengal Êzîdî soykırımından iki hafta sonra geldim. Haberler korkutucuydu. Ne kadar kadının ve çocuğun kayıp olduğu bilinmiyordu. Toplu mezarların nerelerde olduğu bilinmiyordu. Kadınların pazarlarda satılıyordu. Benim üniversitede ilk seminerim, soykırım ve toplumsal cinsiyet üzerineydi. Enfal ve Êzîdî soykırımını da ele alarak, toplumsal cinsiyet ve soykırımda iki büyük Kürt kırımı isimli bir broşür de hazırladım. Kürdistan coğrafyasında iki grup, iki farklı zamanda soykırımla karşı karşıya kaldı. Bu iki soykırımda kadınların yaşadığı cinsiyetçi yaklaşımlar neydi? Cinsel şiddet Êzîdî soykırımında çok temel bir farktı. Çünkü Enfal’de böyle bir saldırı olmadı. Enfal’i yaşayan kadınlar cinsel şiddeten hiç bahsetmedi. Toplumsal bir anlaşma vardı; cinsel saldırılardan hiç bahsedilmeyecek. Tersine Şengal ile birlikte DAİŞ saldırıları ardından birçok kadın yaşadıklarını anlattı. Enfal saldırılarında toplumsal duyarlılık, Şengal saldırılarındaki gibi değildi. Sosyal medyanın da bir farkı vardı. Yine bu konuda sahada sivil toplum örgütleri de azdı. Şimdi bir sürü sivil toplum örgütü var. Kadın örgütleri bu konuda ciddi bir hareket içindeler.
Peki çok güncel ve tarihsel bir durum olarak Şengallilerin bu kadar yurt dışına götürülmesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Bence bu konuda şöyle bir sorun var; kadınların bir çoğu, bizim komşularımız bize saldırdı, dedi. Dolayısıyla burada yaşamak istememelerine anlam vermek lazım. Belki Avrupa’ya gidişleri biraz bu açıdan anlamlı olabilir. Şengal’in yeniden inşası da uzun süreli siyasal bir sorun. Kolay kolay da çözülebilecek bir sorun değil. Örneğin cinsel saldırılara maruz kalan kadınlar farklı bir durumda olsaydı toplum hiç kabul etmeyebilirdi. Şengalliler kendi toplumsal yasalarını çıkardı ve bu kadınları kabul etti. Şimdi bir konu daha var ki; birkaç travma birden yaşamak zorunda kaldılar. Kadınlara tecavüz edildi ve hamile kaldılar. Bu kadınların kürtaj yapma hakkı olmalıydı. Kadınların kendi bedenleri hakkında karar verme gücü olmalı.
Düşünsel olarak bir değişim gerektiğini belirtiyorsunuz. Bilimin ve düşüncenin toplumsal dokuya nüfuz etmesi için entelektüellerin üzerine düşen görevler neler?
Örneğin 500 sayfalık feminist edebiyatı Soranca ve Arapçaya çevirmek istiyoruz. Zaten teorik kitapların çevirileri oldukça zayıf. Bu nedenle biz de her hafta bir araya gelerek bazı kavramları farklı lehçelerden almaya, oluşturmaya çalışıyoruz. Mini sözlük hazırlamaya çalışıyoruz. Bir sorunu tartışacaksak onun kavramlarını da oluşturmamız gerekiyor. Bazı kavramlar hiç kullanılmıyor. Örneğin, pedofili durumu var ama kavram olarak yok. Bunları oluşturmaya çalışıyoruz.
Eğitim sahasında da birinci sınıftan başlayarak tüm ders kitaplarında kız ve erkek çocuklarının resimlerde nasıl anlatıldığına ilişkin bir araştırmamız var. Örneğin; “Leyla güzeldir”, “Ahmet akıllı ve yeteneklidir” cümlesini defalarca kullanırsan nesillerin aklında kadınların ve erkeklerin toplumsal yerlerini belirlemiş olursun. Bu konuda bir kaç ideolojik durumu ele almaya çalıştırıyoruz. Nasyonalizm, İslam merkezcilik, seksizim, hayvanlara karşı, engellilere karşı şiddet uygulamaya eğilim geliştiriliyorsa bunların hepsi incelenerek toplumsal adalet eğilimli bir nesil yetiştirmenin yöntemlerini tartışacağız. Yine medya oldukça sorunlu bir dil kullanıyor. Doğru ama değişmesi için neler yapabiliriz? Şöyle bir proje yaptık; Irak ve Güney Kürdistan’da iki Arapça iki de Kürtçe kanalı ele alacağız. Reklamlarında ne kadar kadın karşıtı söylemlere yer verdiklerini bir hafta izleyeceğiz. Siyasi programlarda kaç kadın konuk alıyorlar, haberlerinde örneğin kadın temsillerini ne kadar yeterli görüyorlar, kadın temsillerini ne kadar zayıf gösteriyorlar; yine erkek ve kadın doktordur, erkeğe doktor diyor ama kadına adıyla hitap ediyorlar; başarılı kadınlar niye gösterilmiyor? Bu konuda ilgili kurumlara edindiğimiz bilgileri paylaşıp düzeltilmesi için uğraşıyoruz.
Kerkük’te bir haber sitesi, toplumsal cinsiyet eşitliğine göre bir dil oluşturmak istiyoruz, dedi. Biz de yayın politikanızı belirleyin, ona göre bir dil oluşturalım, dedik ve böylece haber sitesinin toplumsal cinsiyetten arınmış bir dil kullanması için yardımcı olduk. Bunlar tabi zamana ihtiyacı olan çalışmalar.
Sadece şikayet etmekle olmaz. Halkımız çok fazla şikayetçi, bu şikayetçi dilden kurtulmak gerekiyor. Şikayet yerine gerçekten iş yapmak gerekiyor.
Çoman Herdi kimdir?
Çoman Herdi, Başûrê Kurdistan’ın Süleymaniye kentinde doğdu. Enfal soykırım saldırıları döneminde (1988) birçok aile gibi İran’a kaçmak zorunda kaldı. Oradan da 1993’te Britanya’ya iltica etti. Oxford ve University College London’da psikoloji ve felsefe okudu. Doktora derecesini Kent Üniversitesi’nde, zorunlu göçün Kürt kadınlarının hayatlarına etkilerine odaklanarak yaptı. Üç şiir kitabı var. Bazı şiirleri Britanya’da okul müfredatlarında da yer alıyor. Doktorasını tamamladıktan sonra Güney Kürdistan’a döndü. Ülkeye dönüşünü toplumsal cinsiyetçiliği aşma çalışmaları ile tamamlamak istiyor. Enfal döneminde kendi yaşam deneyimleri, tanıklıkları ve Kürt kadınlarının yaşadıklarını anlamlandırmak için çalışmalar yürütüyor. Şimdi Süleymaniye’de özel bir üniversitede eğitimci. Aynı zamanda Toplumsal Cinsiyetçiliği Araştırma ve Gelişme Merkezi yönetiminde yer alıyor.