Öyle zannediyorum, çoğunluğu Müslüman olan Kürtlerin İslam diniyle kırılgan ilişkisini hiç kimse Arap şair Adonis kadar net ortaya koymamıştır: “Kürtler hiçbir zaman Kuran’ı hatmedemez / Dururlar çünkü Enfal suresine gelince.” İnsan ne kadar inançlı olursa olsun durmaması mümkün müdür gerçekten de? Bu topraklarda yaşayıp da “Enfal” denilince en azından Halepçe Katliamının gölgesi altında kalmıyorsa bir insan, kendi adıma o insanın her şeyinden şüphe ederim. Daima açık kalacak bir yaradır Halepçe; ötelerden berilerden kan taşınacaktır onun murdar kurnasına!

Bu murdarlığın örtük olarak farkında olmalı ki birileri, durmaksızın Kuran’ı seferber etmeye devam ediyorlar. Bir yanıyla belki de yaptıkları şeylerin kirinden, pasından bu yolla arınabilecekleri hissine kapılmışlardır. Tüccar mantığı: Onu ver, bunu al, bunu da verirsem hesap tamam! Paranızın üstü bayım! Dinselliğin kendisinin bile pis bir alışveriş mantığıyla, bir çarşı-pazar mantığıyla yeniden inşası anlamına geliyor bu. Paranın, kapitalist yayılmacılığın, ticaretin metaforlarının bu kadar damga vurduğu bir İslami seferberlik, bırakın mevcut durumun kokuşmuşluğunu, bizzat Bedr’in müşrikleriyle bile karşılaşsa ‘kutlu bir savaş’ olma niteliğine sahip olabilir mi?

Belki İslam dininin kendisinde mevcut olan yapısal bir krizin görünümleridir bunlar. Kendi adıma bu hususta söz geliştirmek hakkımın olmadığı kanısındayım. Çünkü yapısal bir krize işaret etmek, krizi üstlenmeyi de gerektirir; fakat bana kalırsa bunu yapması gerekenler din insanlarıdır. Bu nedenle söz geliştirme hakkımın olduğu alanla sınırlı kalarak, bu türlü ‘kutsallaştırma’ edimlerinin tarihsel ve teolojik anlamına odaklanmayı kendi adıma daha doğru buluyorum.

Selâlar, ayetler, vaazlar, sözüm ona din insanları… İslami sembollerin yayılmacı (Osmanlı!) bir seferberlik haline yedeklenmesinin, hatta daha da ötesi, bu sembollerin kendi gerçekliklerini yaratmasının özel biçimlerine tanıklık ediyoruz son birkaç yıldır. Kolektif bir fantazma dünyasına nasıl savrulur bir toplum, bunu seyrediyoruz. Bunun ne türde bir geleneğe bağlanmakta olduğunu tek başına Enfal Suresinin kullanımları bile ortaya koyuyordu öncesinde. Kökenleri yeniden canlandırma girişimi, sözcüğün Althusser’deki anlamıyla “çağrısını” Saddam Hüseyinciklere yapıyordu gerçekte. Zaten bu küçük Saddamlar da Türkiye siyaset ve savaş sahnesine doluşuverdiler çağrıya icabet ederek. Bu çağrı, sözcüğün Althusser’deki anlamıyla ideolojik bir çağrıdır. İnsanlara “somut özneler” olarak durmaksızın “seslenir ve çağırır” (onları muhatap alır). Bu muhatap alma hali eksikliğiyle insan olan insanın kendisini ‘tam ve bütün’ bir varlık gibi duyumsamasına yol açtığı için bu kadar etkilidir. İdeoloji insanları son derece ayartıcı bir şey olan ‘bir kendimiz imgesini’ kabul etmeye davet eder ve insanlar da genellikle ayartılmak istediği için, onları, bütün ve gerçek olduklarına, olmak istedikleri ‘somut özneler’ olduklarına ikna eder. İnsanları bir yanılsama ağıyla kuşatarak, onların gerçek benlikleriyle ideal benlikleri arasındaki çatışmayı bir göz boyamayla ortadan kaldırır.

Enfal Suresi, Fetih Suresi gibi öğelere yapılan başvuruların teolojik bir skandalla sonuçlanmalarının nedenini de büyük oranda bu ‘ideolojik çağrı’ işlevi oluşturuyor. İnsanlara bir çağrı yapılıyor, fakat bu çağrı yapılırken başvurulan ifade biçimleri Kuran’da bulunmaları bakımından ‘ilahi kelam’ olarak kabul edilen ifade biçimlerinden oluşuyor. Dolayısıyla dünyevi bir seferberlik adına bunların devreye sokulması ‘konuşan özne’ ve ‘sözün öznesi’ ayrımı bakımından oldukça riskli bir teolojik sonuca yol açıyor. Birileri çağrılıyor, ama çağıran kim? Yani çağrının verdiği yanılsamalı bütünlük duygusu bir Müslüman öznellik biçiminde, böyle bir yanılsama biçiminde belirdiği için çağrıya icabet edenin kendisine bahşedilen bu tutarlılığı hangi otoriteden aldığının da sorulması gerekmez mi? Ya da daha da açık söylersek, bu tutarlılık en nihayetinde Allah’ın verebileceği bir şey iken böyle bir çağrıda bulunmak aslında Allah’ın yerine göz dikmiş olmak anlamına gelmez mi?

Fetih Suresine bir bakınız örneğin. Mekke’ye dönme arzusuyla dolu Peygambere Mekke’nin fethinin müjdelendiği bir suredir bu. İnançlı olalım, olmayalım, bunun bir önemi olmaksızın, bu surede söz konusu olanın Allah’ın kendi peygamberine verdiği bir söz olduğunu görürüz. Dolayısıyla bu sözün yeniden devreye sokulması sözü verenin kendisini Allah yerine ve bu sözü verdiklerini de Peygamber yerine koydukları anlamına geliyor. İdeolojik bir çağrı çünkü bu; ne kökenlerle, ne de kökenleri anlama çabasına girmiş bir teoloji bilimiyle uzaktan yakından alakası yok.

Ama 16. Suresi çok ilginç bir şeyi de görünür kılıyor. “Bedevilerin geri bırakılmış olanlarına de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla ya savaşırsınız ya da Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.” Ola ki sureyi devreye sokanlar önce ÖSO, şimdi de SMO nam grupları böyle motive etmek istemektedirler. Gerçekten acıklı!