Berlinale insan hakları meselelerine en hassas festivallerden biridir. Bugüne kadar en fazla kadınların öne çıkabildiği, kadın meselelerinin öne çıkabildiği festival olarak bilirim. Her zaman cinsiyet politikası açısından en doğru yerde duran festivaldir. En büyük sorunumuz her zaman Cannes oldu.

NİLGÜN YELPAZE / BERLİN

Berlin’de kışın en beklenen, en sevdiğimiz etkinliği uluslararası film festivali Berlinale iyisiyle kötüsüyle bir yılı daha geride bıraktı. Salonları terk ettiren filmlerden, ikinci kez izlemek için sıraya girdirecek filmlere hafta boyunca festival jeneriğinin müziğini her duyduğumuzda yaşadığımız heyecan her ne kadar büyük olsa da, Agnés Varda’yı yeni filmiyle karşımızda görmenin heyecanıyla karşılaştırılamazdı bile. Kadın yönetmenler, sinema emekçileri ve sinemaseverler için bu yılki festival Agnés dışında da pek çok güzel detayla doluydu.

”God Exists, Her Name is Petrunya” filminin Petrunya’sı devlet, din ve gelenek üçgeninde kadın düşmanlığını tüm varlıklarıyla performe eden erkeklerin elinden kilisenin haçını nasıl aldıysa filmin de o şekilde Altın Ayı’yı da eline alamamış olması ise Berlinale’nin ardında bıraktığı hayal kırıklığı oldu.

Ödül törenlerinden önce yüreklerimiz hala umutla doluyken, feminist sinema yazarı, birçok festivalde jüri üyeliği yapmış olan ve iki dönem üst üste Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) başkanlığını da yürüten Alin Taşçıyan’ı yakaladık ve kendisinden kadınlar açısından ve kadınlar için Berlinale’yi değerlendirmesini istedik.

Sizleri festivale dair başucu rehberi olarak da kullanabileceğiniz bu Berlinale, sinemacı kadınlar ve kadın filmleri hakkındaki bu uzman feminist görüşle baş başa bırakıyoruz. Siz de kendi yerel festivalinizdeki erkek filmlerini yargılayabilir, şehre gelen kadın yönetmen filmleriyle gülümseyebilirsiniz.

”Me Too” kampanyası ve birçok mücadele ile kadınların sinemada görünürlüğü giderek artıyor. Yıllardır verilen mücadele sadece politik kesimlerde değil genelde bir farkındalığa evrildi. Ancak akademi ödüllerinde de görüldüğü gibi bu görünürlük festivallere tamamen yansımadı. Berlinale’de ise ana yarışmada kadın yönetmenler yüzde 40 oranında temsil ediliyor, bu sene tematik olarak da kadın filmleri üzerinde yoğunlaşılıyor. Bu kapsamda bu yılki Berlinale’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Berlinale bunu yeni yapmadı, yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim. Berlinale insan hakları meselelerine en hassas festivallerden biridir. Bugüne kadar en fazla kadınların öne çıkabildiği, kadın meselelerinin öne çıkabildiği festival olarak bilirim. Zaten Alman sinemasına ya da Almanca konuşulan ülkelere bakınca da sayısal olarak bunu görebiliriz. Mesela Maren Ade burada Gümüş Ayı alalı çok oldu. Böyle bir eğilim hep vardı, iki sene önceki seçki de muhteşemdi. Agnieszka Holland’ın anarko-feminist filmini almışlardı. Bir queer festival olarak da Berlin’in yeri vardır. Her zaman cinsiyet politikası açısından en doğru yerde duran festivaldir. En büyük sorunumuz her zaman Cannes oldu. Ama Berlin’de kadın görünürlüğü yeni değil. Burada bir metne imza atılırsa (kadınların eşit temsiliyeti açısından) Berlinale’nin yan çizmeyeceğine eminim, başka festivallerin yan çizeceğine eminim çünkü 2020’ye hedef koydular. O zamana kadar kadın eşitliği meselesi unutulur diye beklediklerini düşünüyorum. Ama seneye Berlin’de her şeyi yüzde 50- yüzde 50 göreceğiz. Locarno festivali de geçen yıl gayet dikkatliydi.

Her ne olursa olsun eşit temsil basit bir şey değildir, estetik bir mesele değildir. Bunların arkasına saklanmamayı öğrenmek lazım. Üstelik Berlin çok ayrıntılı bir istatistik de yayınladı. En güzeli de sadece kadın erkek olarak ayırmayıp, ikili cinsiyet olmayan, kendi cinsiyetini herkesin kendi tanımladığı gibi beyan etmesini sağlayan bir sistemle bu istatistiği yayınladı. Feminizmi ”erkek olmayan” üzerine kurulu bir ideoloji olarak görüyorum, erkek egemenliğin dışında kalan ve erkeklerin üzerinde egemenlik kurmaya azmettiği bütün cinsiyetlerin, erkek olmayanların insan hakları hareketi olarak düşünüyorum.

Festivalde 68-99 yılları arasında Almanya’dan kadın filmlerinin bir seçkisi de vardı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Berlinale Retrospektif bölümü... Ne yazık ki gazetecilik yapınca insan yeni filmlerin peşine düşüyor. İzleyemedim, aralarında da görmediğim o kadar çok film vardı ki. Diyorum ki bir gün elbet. Bir festival böyle bir Retrospektif yapınca güzel bir liste ortaya çıkmış oluyor. O listeden şunu anlıyoruz: O filmler var, kopyaları var. O yüzden bu işlerle uğraştığım için ben o filmleri bulurum, seyrederim ve seyrettiririm de. Ana yarışmada benim en beğendiğim iki film de kadın filmi. Hem de ekibiyle birlikte kadın filmi, yazanı, yapımcısı yönetmeni, hepsi kadın olan filmler. ”System Crasher” ve ”God Exists, Her Name is Petrunya”. Ben jüride olsaydım işim zor olmakla birlikte bu iki filmden birini tercih ederdim.

Kadın temsiliyeti var ama daha çok Avrupa merkezli. Farklı coğrafyalardan ve renklerden kadınların temsiliyeti konusunda festival ne durumda?

Orada bir sorunumuz var. Bir tane Çinli kadın yönetmen söyleyin. Zor. Ning Ying vardı. Onun dışında koskoca Çin’den çıkmıyor. Hindistan’dan çok var. Berlinale’de ise onları yan bölümlerde görüyoruz. Dünya prömiyeri yapılması için oralardan, Arap dünyasından da bulamamışlar. Türkiye’den olduğunda alıyorlar biliyorum ama ana yarışmaya değil. Ana yarışma ama daha farklı bir alan. Tabi ki Yeşim Ustaoğlu zamanında Güneşe Yolculuk’la yarıştı. Türkiye’den gelen Aslı Özge’nin Panaroma’da  gösterilen dördüncü filmi dışında kalan bütün yönetmenler ilk filmleriyle katıldı. Dolayısıyla onlar tabi ki ana yarışmaya değil Generation ve Forum bölümlerine gittiler. Belki onların ikinci, üçüncü filmlerini yarışmalarda görebileceğiz. Ama her şey bir arada olmuyor. Mesela Locarno’nun yarışmasına daha uygun kadın yönetmenlerin ilk filmleri bulunabiliyor.

Ama şu eşitsizliğini kabul etmeliyiz: Bütün günahı festivallere yükleyemeyiz. Esas mesele prodüksiyondan başlıyor. Sinema, medya ekibi yani daha ”seçkin” alanlara girebiliyor mu kadınlar? Kadınlar dünyada yiyecek üretmekle meşgul. Dünyanın besinlerinin yüzde sekseninin kadınlar üretiyor. Kadınlar tarlada çalışıyor. Kadınlar dünyayı beslemekle doyurmakla ayakta tutmakla meşgul. O yüzden eğitim göremiyorlar. Çoğu kırsal kesimden. Eğitim görecek, kendini toplumsal konvansiyonlardan kurtarıp birkaç çocuğun peşinden koşmayacak da, sinema yapacak, kariyer yapacak. O kariyerde de böyle bir düzeye gelecek… Bunlar çok zor. Mesela kadınların yapım aşamasında da yer alması açısından bir örnek olarak yarışmada iki filmin yapımcıları arasında Maren Ade vardı. Bir tanesi de Emin Alper’in filmiydi. Yani çok güçlü gelen bir kadın. Ve bu işi yapım aşamasına taşıması da çok önemli.

Festivalde usta yönetmen Agnés Varda’nın da bir filmi vardı. Siz de İstanbul’da bir retrospektif düzenliyorsunuz… Nasıl buldunuz Agnés Varda’nın filmini?

Çok mutluydum, doyamadım izlemeye. Filmi şimdi İstanbul’da yapacağımız retrospektife alıyoruz. Agnés Varda’yı Agnés Varda gibi hiç birimiz anlatamayız. Onun kadar bilge, onun kadar tatlı, söylediğini dinlemeye doyamayacağın insan da az. Muhteşem güçlü bir kişilik, çok pozitif iyi enerji yayan bir kişilik. Bütün bunların hepsi sinemasında da var. Çok çok yaratıcı birisi. Esin kaynaklarını, yaratım sürecini, paylaşma biçimlerini çok güzel anlattı. Kendi kendini analiz etti. Filmleriyle ilgili çok güzel bilgiler verdi. Bizim onun için yapmamız gerekeni o yapmıştı. Film daha önce yaptığı konuşmalardan, verdiği derslerden oluşan bir derleme. Onun varlığı, özellikle yeni kuşakların gözden kaçırdığı bir yönetmen. Godard ve Truffaut biliyorlar ama Agnés Varda bilmiyorlar. Alain Resnais de bilmiyorlar ve aslında o ikisinin zaten kariyerlerine başlangıcı birlikte. Agnés Varda’nın ilk yazıp yönettiği film olan La Pointe Corte’nin kurgusunu da Alain Resnais yapmıştı. Onun stiliyle Hiroşima Sevgilim’in stili de çok benzer. Bu yönetmenler Yeni Dalga’dan ziyade biraz daha film sanatına kafa yoran, daha entelektüel ve belgesele de çok önem veren, bellek meselesine çok önem veren bir ekoldür.

Agnés Varda’nın ne kadar yaratıcı olduğunu bu filmleri toplu olarak izleyenler görecek. Zaten bu filmde de kendini anlatıyor. Yaptığı her şeyin tutarlılığı ve açtığı çığırları görebiliyoruz. Agnés’in sinemasını hep bir imge toplayıcılığı sineması olarak düşünmüşümdür. Bildiği yerler, tanıdığı kişiler… Kendisini filmlerinin içine dahil etmesinde çok erken dönem bir güncel sanatçı bakışı var aslında. Tabi sonradan o aleme de çok dahil oldu. Hamileyken, hamile bir kadının gözünden Paris’te bir meydanı dolaşarak yaptığı film, belgeselle kurmaca arasında diyebileceğimiz çok güzel yaratıları var. Ben mizantropiyle sinema yapılabileceğini düşünüyorum ama o hümanizmle çok güzel sinema yapıyor. Sevgisini ve ilgisini çeken insanlardan bahsediyor, sokağındaki esnaf mesela, her gün gördüğü insanla. Her şey sinemadır bu dünyada. Şan şöhret uğruna erkekler biraz fazla büyük meselelere dalmaya kalkarlar ve hep slogan atarlar ya… Agnés Varda kadın hareketine kendisi dahil olduğu, kendisi feminist olduğu için tabi ki gidip kürtaj hakkını savunan kadınların eylemlerini çekiyor. Ama onunkisi son derece samimi, dürüst ve çok güzel biçimde kendi dahil olma biçimini yansıtıyor. Şimdi efsane gözüyle baktığımız herkesin aktif olarak yer aldığı bir dönemden bahsediyoruz. Agnés de onlardan biri ve öyle filmler yaptı. Mesela Cleo filminde iki saat içerisinde değme senaryonun veremeyeceği bir karakter eğrisi veriyor.

Agnés Varda biricik yönetmenlerden birisi. Biz daha evvel Chantal hakkında ‘Her Şey’ adıyla bir seçki yapmıştık yönetmen Chantal Akerman’ın filmlerinden oluşan. Hazırladığımız sene ölmüştü. Kadın olduğu için değil, şahane yönetmenler ve çığır açan yönetmenler oldukları için göstermek ve izlemek lazım bu yönetmenleri. Şimdi de Agnés Varda’nın bütün filmlerini İstanbul Modern, Fransız Kültür Merkezi ve Filmmor ortaklığı ile 7- 24 Mart tarihleri arasında göstereceğiz. Filmmor Gezici Kadın Filmleri Festivali de tam bu tarihlerin ortasında olacak, ardından Agnés Varda’nın Biri Şarkı Söylüyor Öbürü Söylemiyor adlı filmini Filmmor’un gideceği yedi ayrı kente de götüreceğiz.

Bu sene Berlinale’ye Türkiye’den gelen filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sene iki film var. İkisi de ortak yapımdı. Emin Alper’in filmi iyi yapılmış bir filmdi, bir sürü iyi yanları vardı ama hayal kırıklığına uğradığıma da itiraf etmeliyim. Filmdeki ton değişimlerini, komediden korkuya geçişleri, çok rahatsız edici buldum. Kadın gözünden kadın hazzının, cinselliğinin tanımını yapma çabasını sorunlu buldum. Mesela, daha küçük olan kız kardeş cinsellikten korktuğunu söylerken çoktan çocuk doğurmuş, çocuğunun babası ayrı evlendiği adam ayrı olan ablasının bu hazdan bahsederken ikisinin yayıkta ayran yapıyor olması, yayığın ikisi arasında gidip geliyor olması gerçekten oldukça zevksiz bulduğum bir sahne oldu. Çok şaşırdım o sahneyi görünce. Yani şunu söylemeliyim erotizmin yanında ayran gitmiyormuş onu gördük bu sahneyle. Filmin sonunu okurlar için açıklamak istemem. Filmin merkezinde olan beslemelik kavramı biraz daha derinleşebilirdi. Rakı içen erkekler yerine bunun üzerine gidilebilirdi.

Türkiye’deki sinemalarda neler oluyor? En son sinemaların salonlarda gösterilmesiyle ilgili kısıtlamalar yeniden gündeme geldi…

Yeni yasa, yeni bir yasa değil. Eskisinin üzerine az bir oynama yapıldı. Anlayıp anlayamadan her konuda bir yorum yapmayı pek seven bir halkız. Ama bu salonlar konusunda tek bir şey söyleyebilirim: Zamanında düşüneceklerdi. Geriye dönük hiçbir şeyi düşünmeyen, her şeyi şimdi oldu zanneden bir toplumuz. Gençlik bunun bahanesi olamaz. Çünkü insan sadece yaşadığı deneyimlerle ve güncel bilgilerle var olan bir canlı değil. Önce geriye dönüp neyin ne olduğu sorgulamak gerekir. İçinde olduğu hareketin geçmişini bilmek gerek. Her şey yüzeysel, öfkeyle ayağa kalkarak olmaz, geriye dönük sorgulamadan yaptığımız için böyle. ”Şimdi bunların tartışmanın sırası değil” diye diye birçok mücadele tarihe gömüldü. Hiçbir şeyin hesabını veremiyoruz böyle gidiyoruz.

Berlinale’nin sizin için en favori kadın filmleri nelerdi?

Yarışmada üç tane filmi beğendim. ”System Crasher”, Marie Kreutzer’dan ”Ayağımın Altındaki Yer”... İş dünyasındaki kadınların giyimleri, kuşamları, çalışma saatleri, şirket dünyasının kuralları üzerine çok ilginç porteler veren bir filmdi. ”Tanrı Var, Adı Petrunya” adlı Makedonya filmi çok beğendim. Sanırım bu filmleri Türkiye’de izleyeceğiz. Bir de çok hoş bir İtalyan belgeseli, ”Normal”. Cinsiyet ayrımının kabalığını gösteren çok hoş bir belgesel. Kadınlar ne yapar, erkekler ne yapar? Kız çocuklarını nasıl yetiştiriyoruz? Favori sahnem fabrikada her şeyin pembe olduğu, kız çocukları için oyuncak ütü, mutfak eşyalarının üretildiği sahne. Hayatı hoş bir gözlemle sadece göstererek bu ayrıma dikkat çekiyor. Duymaktan tiksindiğimiz bütün klişeleri sıralamış kendinden mizahı ortaya çıkan bir film olmuş. Son olarak da, Rita Azevedo Gomes’in ”Portekizli Kadın” filmi vardı Forumda ve son derece hoş bir film. Dünyada ne çok yönetmen var, yakalayamıyoruz izleyemiyoruz hepsini. Berlinale’nin her bölümünde şahane bir kadın filmi ile karşılaşabiliyoruz.

Son olarak, sinemacı olsun olmasın kadınlara umutlu bir mesajınız var mı?

Nereye kadar gidecekler bilmiyorum, 5000 yıl boyunca geldi erkekler, ama eninde sonunda çökecekler.