“MİT TIR’ları davası”nda tutuklanan CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun cezaevi koşulları ile ilgili bir haber geçtiğimiz günlerde gazetelerde yer aldı. Berberoğlu, kendisini ziyaret eden Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç’e cezaevinde perde yasak olduğu için çöp torbalarından perde yaptığını anlatmış. Haberi okurken açıkçası “Acaba kendi gazetecilik faaliyetine ilişkin hiçbir muhasebe yapıyor mu?” diye aklımdan geçirdim. Enis Berberoğlu, basın özgürlüğünün “bazıları” için geçerli olduğu günlerin önemli kalemşörlerinden biriydi. Hala logosunda “Türkiye Türklerindir” yazan ve bir zamanlar Türk egemen medyasının amiral gemisi olan Hürriyet’in de kaptanları arasında yer aldı. O “bazıları”na Kürt basını ve sosyalist devrimci basın hiçbir iktidar döneminde dahil olmadı. AKP/Saray rejimi döneminde “bazıları”na dahil edilenlerin kapsamı daraltılınca, Berberoğlu kapsam dışında kaldı. 
Çöp poşetleri, Enis Berberoğlu’nun “kaderi” gibi. 2010 yılının 2 Eylül günü Hürriyet’in manşetini hatırlayın. PKK’nin Kürt bölgesinde büyük bir alanda hakimiyet kurduğu günlerde, dönemin DBP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “PKK’nin bölgede 400 kilometrekarelik alanda hakim olduğu” yönündeki açıklamasını boşa çıkartmak için Şemdinli yollarına düşmüştü. Gazetesinin “Şemdinli’de Tek Başına” manşetiyle gördüğü izlenimlerin büyük bölümü asker, polis ve yerel yöneticiler ile diyaloglardan oluşuyordu. Berberoğlu, “Terörle mücadelede çok iddialı genç bir kuşak geliyor. Asker ve polis yerel şemsiye altında işbirliğine daha hevesli” sözleriyle devletin sömürgeci politikalarını öve öve bitiremiyordu. Berberoğlu, izlenimlerini anlatırken, Zap’a ilişkin olarak da “Su yatağını kaplayan çöp poşetlerine çok kızdık. Yüksekova belediye başkanına soralım dedik, fırsat olmadı, kısmet değilmiş” diye de yazar. Yazısına bakılırsa, kentteki tek bir siyasetçi ya da seçilmiş bir yetkili ile görüşmesi “kısmet” dahilinde değildir.
Enis Berberoğlu’nun asıl olayı ise tepede gerçekleşir. Şöyle yazar: “Bagajdaki masayla sandalyeleri yerleştirdik. Sakız gibi beyaz örtüyü serdik. Yapma çiçekleri serpiştirdik. Yeni fincan takımını açtık. Ve sabah kahvemizi keyifle içtik. Her yudumun tadını çıkardık. Eğer sizler de bu yazıyı. Kahve ve çayınızla birlikte okuyorsanız. Anlatılanların hepsini unutun dilerseniz. Yazı zaten uçar gider. Aklınızda kalan sadece bu manzara olsun. Eğer Hürriyet Gazetesi’nin genel yayın müdürü. Bir sabah Şemdinli manzarasına karşı. Rahat rahat kahve içebiliyorsa. Bakmayın siz elalemin feryatlarına.”
O günlerde savaş nedeniyle memlekette kan gövdeyi götürüyordur, cenazeler memleketin her bir yanına dağılıyordur ancak Enis Berberoğlu kahvesini yudumluyor ya, gerisi teferruattır. 
Enis Berberoğlu, bu yazıdan yaklaşık 5 yıl sonra cezaevine konuldu. İronik bir durum gerçekten bu. AKP/Saray rejiminin DAİŞ’e yönelik silah sevkiyatının deşifre edilmesinde katkısı olduğu için Saray yargısı tarafından hapsedildi. Artık tüm dünyanın bildiği gibi DAİŞ’i Suriye’de durduran tek güç Kürt direnişçiler oldu. 5 yıl önce, TSK’nın Kürt gerillasına ve Kürt halkına karşı savaşının devamı için Şemdinli tepesinde plastik çiçeklerle poz verirken acaba bugünler hiç aklına gelmiş miydi? Sanmıyorum. Çünkü, tuttukları köşelerin sonsuza kadar kendilerinde kalacağını inanıyor olmalı. Tıpkı meslektaşı Tuncay Özkan gibi. 
Gazetecilikten milletvekilliğine terfi eden Tuncay Özkan, 19 Aralık 2000 Cezaevi katliamından kısa bir süre önce Radikal gazetesindeki köşesinde “F tipi yeni bir anlayış” başlıklı yazısında hücre tipi cezaevlerini övmüştü, “F tipi cezaevleri suçluların insan olduklarının unutulmadığı, suçluyla değil, suçla mücadeleye öncelik veren bir sistem olarak düşünülmüş” diye yazmıştı. Sonra yıllar geçti, Ergenekon davaları döneminde hapsedildi, o F tiplerinden birine (L tipi) konuldu. Yaptığı F tipi reklamını 2012 yılındaki bir yazısında anlatırken, burjuva siyasetin gözde söylemi “Kullanıldık” ifadesini kullandı. “Ben de ‘reklam yıldızı’ olarak bu yeni ürünü halka sunuyordum: Yani ‘kullanılıyordum’ ama farkında değildim. F tipleri konusunda pek çok gazeteci benim durumuma düştü: Kullanıldık” dedi.
Tuncay Özkan’ın “kullanıldık” dediği “eylem”, devrimci tutsakların öldürüldüğü, sakat bırakıldığı bir katliamın toplumsal rızasını oluşturmuştu. O günden bu yana işkence ve hak ihlalleri ile anılan ve bugün de AKP/Saray iktidarının “tek tip elbise dayatması” ile gündeme gelen F tipi cezaevi sisteminin meşruiyetinin oluşturulmasında görev almıştı. Enis Berberoğlu da Şemdinli’de bir tepede verdiği poz ile sömürgeci devletin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşın payandası olmuştu. 
Tuncay Özkan, F tipleri konusunda “kullanıldığını” açıkladığı yazısında, cezaevindeyken kendisine gelen bir mektupta, “Sana müstahak” diye yazıldığını da anlatmıştı. Hem Enis Berberoğlu hem de Tuncay Özkan için “size müstahaktır” demek, etik ve demokratik bir tutum olamaz. Çünkü, her iki gazetecinin yargılandıkları dosyalardaki mantıksızlık ve hukuk dışılığın yanı sıra “mülkün temeli olan” burjuva hukukun adaleti tecelli ettirmek gibi bir derdi yoktur. “Gelmeyecek adaleti” beklerken insanın kendi ile baş başa kaldığı cezaevi günleri, sömürgeci devletin “terörle mücadelesi”ne dizilen övgüden “terörist gazeteci”ye giden yolu düşünmek için iyi bir fırsat sunabilir.