Kürt Özgürlük Hareketi dışındaki muhalefet her yönüyle zapturapt altına alındığından beri iktidar ülkeyi dikensiz gül bahçesi şeklinde sunuyordu. Bunda başarısız oldu demek de haksızlık olur. Biat edenler, satın alınanlar ve sindirilenler beraber güçlü bir cephe oluşturdu. Lakin artık ekonomideki çalkantı; özellikle TL’nin değer kaybını saklayacak, etkisini öteleyecek hiçbir güç bulamıyor.
Dolar’ı, Euro’yu geçtik TL, Ruanda Frangından, Seyşeller Rupisine, Salvador Kolonundan, Suriye Pounduna kadar her para karşısında ciddi ciddi eriyor.
“Gelişmekte olan ülkelerin” paralarının Dolar ve Euro karşısında değer kaybetmesi ekonominin temel dinamiğinde olası bir durum ama TL an itibarıyla gelişmekte olan ülkelerin para birimleri karşısında da eriyor. Bu uzun süreçte TL’nin ve dolayısıyla Türk ekonomisinin tamamıyla çökmesi demek.
Türkiye gibi hem ithalata dayalı üretim gerçekleştiren hem de ihracat-ithalat açığı bu kadar yüksek olan ülkelerde para biriminin Dolar ve Euro karşısında bu oranda bir değer kaybı son derece vahim sonuçlar doğurur.
Türkiye ekonomisinde şüphesiz ihracat belli bir yer tutuyor ama unutulmamsı gerekilen, bu ihracat büyük oranda yurtdışından alınan hammaddenin mamul veya yarı mamul haline getirtilip yeniden yurtdışına satılması şeklinde gerçekleşiyor oluşu. Bu şekilde önemli ölçüde istihdam sağlayan ve özellikle liman kentleri ve çeperlerinde öbekleşmiş firmalar, yaşanan döviz artışlarıyla beraber teklemeye başlamış hatta yer yer küçülmeye gitmeye başlamıştır.
Denklem oldukça basit; döviz yükseldiği için hammadde pahalı oluyor ve imalatçı/ montajcı firmalar hammadde alamıyor. Alamadığı için de üretim yapamıyor. Üretim olmadığı için işçiler işten çıkarılıyor.
Bu durumdan birinci dereceden etkilen imalatçı firmaların yanında bir de bunlara tedarik sağlayan yan firmalar var. Domino taşı gibi her biri ayrı ayrı etkilenecek.
Normal şartlarda Dolar ve Euro’nun değer kazanması ihracat yapan firmalara yaraması gerekirken Türkiye’de bu durum çoğunlukla gözlenmez. Çünkü Türkiye üretici bir ülke değil çok kaba tabirle ihracatta basit montajcı.
Sadece özel sektörün dış borç verileri bile gelmekte olanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya yetiyor. Ekim 2016 sonu itibarıyla özel sektörün kısa ve uzun vadeli toplam dış borcu 294 milyar dolar. Bu borcun yüzde 90’nı AB ülkelerine.
AB ile ilişkiler normalleşip ve toplumsal barış sağlanırsa ki daha önemlisi içerde ve dışarıda girişmiş olduğu savaş cephelerinden çekilirse belki işler bir nebze olsun düzelme trendine girer. Ama görünen bunun sadece bir temenni kalacağını gösteriyor.
Gidişat bu şeklide devam ederse ekonomik açıdan “1. Dünya Savaşından beri en kötü günler“ klişesinin gerçekleşeceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. Bir diğer hakikat da bu kriz Türkiye halklarının üzerinden silindir gibi geçecek.
Her kriz iktidar değiştirmez. Hatta daha açık söylemek gerekirse bu tarz krizler faşizmi daha da derinleştirip sistematik hale getiriyor. Dayanışma ağlarını yeterince geliştiremediğimiz ve alternatifini öremediğimiz için hayıflanacağımız günlere geldik.