
Kuşkusuz tüm sorunları ele alıp dilin kilidini açmalıdır. Madalyonun tek yüzünü görmek yerine, madalyonun iki yüzünü görmelidir. Ülkenin sorunlarına, demokrasi ve insan hakları çerçevesinde toplumun ekonomik, sosyal, siyasal sorunlarına yönelik çözüm projelerini geliştirmek, sorunların çözümüne yönelik çaba içerisinde olmalı ve toplum sorunlarının çözümü noktasında duyarlılığını gösterip, ülkenin geleceğine yönelik toplum mühendisliği rolünü oynamaktır.
Bir ülkenin siyasetçileri ve entelektüelleri kendi ülkesindeki sorunları çözme noktasında ne kadar duyarlı ve çaba içerisinde ise o ülke toplumunun refah ve düzeyi o kadar yüksek olur. Nitekim tüm olay ve olguları doğru bir temelde esas almalıdır. Ama nen yazık ki ülkemizde Kürt sorunu seksen yılı aşkın bir süreden beri hep soykırımlarla, asimilasyon politikalarıyla günümüze kadar gelmiştir.
Örneklendirirsek; Şeyh Sait isyanı, Dersim, Ağrı, Zilan isyanları vb. katliamları nasıl yaşandıysa bu gün aynı şekilde devam etmektedir. Günümüzde bunu daha da somutlaştırırsak; kandile yapılan hava saldırılarında bilerek bir ailenin hedef gösterilmesi ve tümüyle katledilmesi soykırım değil de nedir? Daha da örneklendirirsek; kazan vadisinde otuz yedi körpe fidanlara napalm, kimyasal silahlarla katledilirken bunlar Kürt yavruları değil miydi? Bundan daha net bir soykırım var mıdır?
Bugün Türkiye’de düşünce özgürlüğü ve insan hakları için mücadeleyi geliştiren Öcalan yaklaşık beş aydır tecrit altına alınması, sudan bahanelerle KCK adı altında sayıları binleri bulan akademisyen, siyasetçiler ve en son aynı şekilde avukatlar ve Özgür Gündem çalışanlarının da aralarında bulunduğu 50’i aşkın kişinin gözaltına alınıp 37’sının tutuklanması ve bunlar yetmiyormuş gibi de AKP polislerinin çoluk-çocuk, genç, yaşlı, kadın ayrımı yapmadan soykırımdan geçirmiyor mu?
Tüm bunlar ülkemizde yaşanırken ülkenin Başbakanın gidip sorunları başka ülkelerde arıyorsa ve bir adet içişleri bakanı kürsüye çıkıp, bu ülkede Kürt sorunu yoktur, görmüyorum diyebiliyorsa anlam olarak yürütülen politika iflas etmiş durumundadır. Dolayısıyla böyle kritik bir süreçte Dersim katliamını görüp devlet adına özür dilemesi güzel, sevindirici ve anlamlı niteliktedir. Ama dünü görüp de bugünü göremeyen çelişkili ve düşündürücüdür.
Kuşkusuz sorunlar en üst zirveye tırmanırken ve diğer taraftan da yandaş medya, kalemşorların ve entelektüellerin özelleştirilmiş bir durumla birlikte barıştan yana olmaları gerekirken, daha çok iktidarlara hizmet etmeleri düşündürücüdür. Ülkemizde bu travmalar yaşanırken hangi demokrasi, adalet ve insan hakları ve özgürlüklerden bahsedilebilir? Ya da hangi ahlaktan ve güzellikten söz edilebilir?
Ancak entelektüelim ya da siyasetçiyim diyen kişiler. Savaşlara ve ölümlere dur diyebilmeli. Barış ve kardeşlik ilkesini Demokratik bir çerçevede geliştirip pratik adımlar atmalıdır. Maddi yönünü terk edip insanlık adına maneviyata sarılmalıdır. Yalanları tespit edip yerine doğru düşünceleri geliştirip geleceğe, demokrasiye ve ülkesine layıkıyla bağlılık gösterip, çaba içerisinde olmalıdır.
Demokrasiden korkmasınlar, zaten Türkiye’nin başına ne geldiyse gizli demokrasi ve faşizan uygulamalarla gelmiştir. Korkunun ecele faydası olmaz demişler atalarımız. Eğer entelektüel vb. kişilikler var olan tüm sorunlara bu doğrultuda çözüm gücü olabiliyorsa o zaman gerçek entelektüel vardır diyebiliriz…