Bu işin sonu Katalonya için kötü bitebilir. Kendi fikri bitmiş görünen Madrid’deki İspanyol hükümeti, tavsiye almak için atalarının Kastilya ruhuna dönmüş gibi. Kastilyalı atalar ise şöyle diyor: “Zırhlarınızı kuşanın, baltalı kargılarınızı keskinleştirin ve bu sonradan görmelere Krallığımızda efendi kimmiş gösterin.” Önü alınamazsa, günden güne ilerleyen gelişmeler, General Jaruzelski’nin 1981’de Polonya’da yaptığına doğru gidiyor: Ramblas’da (Barcelona’nın en merkezi caddesi) tanklar, medyanın sansürlenmesi, 10.000 “ayrılıkçının” hapse atılması. Ve neredeyse kaçınılmaz olarak da, bir miktar “şehit” kanı. Yani bir Avrupa trajedisi.
Madrid’deki merkezi hükümet ve Katalonya özerk yönetimi kafa kafaya çarpışma yolunda: Katalanlar referandumun yapılacağını söylüyor, Madrid ise yaptırtmamakta kararlı.
Çok çok küçük bir ihtimal ama bu işin sonu bir uzlaşmaya varılması ve Katalan bağımsızlığına giden kapının aralanması da olabilir. Ancak bu olsa bile (çoğu Katalan’ın referandumda evet oyu vereceğini düşünürsek) ülkede bunu daha da büyük bir mesele, bir Avrupa trajedisi olarak düşünecek epey insan var.
Ama yanılıyor olacaklar. Genelden bakarsak, bir Katalan devletinin ortaya çıkması, tüm dünyada yükselmekte olan –ve şaşırtıcı biçimde küreselleşmenin tetiklediği– ağır çekim bir parçalanma sürecinin yalnızca bir başka yüzü. Daha küçük ölçekte ise, Katalonya’nın doğum sancılarında, bir yanıyla İber yarımadasına özgü, diğer yanıyla Avrupalı bir şey var.
Bazı ülkeler demokrasiyi merkeziyetçilikle bağdaştırıyorlar ve bununla “bölgesel gerilikleri” aşacaklarını düşünüyorlar. Jakoben Fransa bunun örneği idi. Evrensel refah devletini hayata geçiren İngiliz İşçi Partisi ise bir başka örnek. Ama İspanya, özellikle de geçtiğimiz yüzyıllarda, bunun tam zıddı oldu. Baskı ortadan kalkar kalmaz her bölge özerklik talep etti; bir yerde ılımlı, başka yerde aşırı şekilde. Franco devletinin 1976’da çöküşünden sonra özyönetim yaygın şekilde hayata geçirildi. Şimdi Katalanlar fazlasını istiyorlar. Komşu bölgeler Katalonya’yı kıskanmak ile kendi iradesini dayatan Madrid karşısında dehşet düşmek arası duygular içinde.
Bağımsızlığa koşmak
Avrupa açısından bakarsak, Katalanların bağımsızlığa doğru koşması –veya koşarken tökezlemesi– hiç de yeni bir şey sayılmaz. Belçika, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Macaristan, Slovenya, İrlanda, tüm Baltık cumhuriyetleri, Finlandiya, Norveç… Daha büyük ulus devletlerden ve imparatorluklardan yolunu ayıran bu Avrupalı devletler listesi (ki çoğu Katalonya’dan daha küçük) uzatılabilir.
Ve Katalonya Avrupa’da özellikle görülen bir kategoriye de giriyor. Bu, kendilerini “merkez” metropollerinden çok daha gelişmiş gören “çevre” bölgelerin milliyetçiliği. Yeni hassas cihaz mühendislikleri ile Çekler, eski snop Viyanalıyı böyle görüyordu. Viktoryen İskoçlar da “eğitimsiz, el pençe divan” İngilizler konusunda aynı şeyi hissediyordu. Müreffeh Katalanlar, çorak, dinine düşkün Kastilya’nın kendilerini geri tuttuğunu hissediyorlar.
Kafa karıştırması gereken şey neden bu kadar çok ulus devlet olduğu değil. Aslında sayı az. Ne de olsa dünya üzerinde 6 ila 8 bin arasında (tahminen) ayırt edilmesi mümkün etnik-dilsel grup var. Bu tuhaflık, milliyetçilik konusundaki olgun görüşlerin babası olan Ernest Gellner tarafından 1980’lerde formüle edildi. Sayıları artsa da bugün hala 200’den az ulus devlet var (yeniler giderek daha küçük oluyor).
Ama Gellner “milliyetçilik milletleri yaratır, milletler milliyetçiliği değil” de demişti. Modern İspanyol milliyetçiliği 19. ve 20. yüzyıllarda merkezde başladı. Sonuç olarak, sanayi kapitalizminin “gelişmiş” Katalonya üzerindeki muazzam ve bozucu etkisi ile Madrid’deki seçkinlerin siyasal hakimiyeti arasındaki karşıtlık oldu modern Katalan milliyetçiliğini tetikleyen.
Peki “Özgür Katalonya”da ne tür bir milliyetçilik olacak? İngiltere’de, tüm bir Gellner sonrası tarihçiler okulunun öğretilerine rağmen, birçok insan hala “milliyetçilik eşittir ırkçılık, ırkçılık eşittir faşizm, faşizm eşittir savaş” diye düşünüyor. Oysa milliyetçilik geçtiğimiz 100 yıl içinde geniş bir spektrum idi. Bir uçta çirkin, yabancı düşmanı, kendine acıyan ve mitler üreten bir milliyetçilik, diğer uçta özgürleştirici, modernleştiren, dünyaya açık bir milliyetçilik. Tüm milliyetçilikler bir miktar aşırılık içermiştir ve her şey karışımdaki orana bağlıdır. Katalan milliyetçiliği “sivil,” şiddetsiz, yeni küresel dünyaya sabırsızca açık olması itibariyle İskoçlara benziyor. Katalan diline, tarihine ve kültürüne vurgusu ve daha “etnik” olması itibariyle ise İskoçlardan ayrılıyor.
Katalonya bağlarını koruyacak
Bağımsızlık elde edildiğinde şuna hiç kuşku yok: Katalonya İspanya ile yakın bağlarını koruyacak. Bu sadece karşılıklı ekonomik bağımlılıktan kaynaklanmıyor (Katalonya İspanya’nın GSMH’sinin beşte birini üretiyor). Sayısız aile ve evlilik bağı, İspanyol dili ve kültürü ile bağlar söz konusu. Bu, yine, Alex Salmond’ın “sosyal birlik” olarak adlandırdığı ve siyasal birlik ortadan kalksa bile süreceğini söylediği İskoçya’nın İngiltere ile iç içe geçmişliğini andırıyor.
Barcelona’daki hükümet gerçekten de bağımsızlık ilan ederse, diğer Avrupalıların Katalonya’ya AB üyeliği vermemesi delice olur. Bu fikirden hoşlanmayabilirler ama diyelim ki gerçek oldu; Avrupa’yı en müreffeh bölgelerinden birinden mahrum bırakacak şekilde neden anlamsız, cezalandırıcı bir Katalonya aforozuna girişsinler ki?
Nihayetinde bağımsızlık hareketleri ile başı dertte olan kaç AB üyesi var? İspanya, İngiltere, Belçika, Kuzey Ligi ile İtalya, neredeyse hiç sesleri çıkmayan Brittany veya Alsace ile Fransa. Yani sadece beş tane: İmparatorluk döneminden kalma eski bileşik ulus devletler (Portekiz ve Almanya istisna). Beşinin tümü de ortaya çıktıklarında farklı etnisiteler içeriyordu. Doğru, öteki 23 ülkeden bazısı, çoğunlukla da 1917-20 arasında dört imparatorluğun çöküşünden ortaya çıkmış olanlar, kendi azınlıkları ile gerilimler yaşıyorlar. Slovakya ve Romanya ülkelerindeki Macarlar ile örneğin, ama müstakbel devletler gibi bir tehdit yok ortada.
1989 sonrasında birçok uzman, küreselleşmenin tekdüzelik yaratacağını düşündü. Neoliberal serbest ticaret, ehemmiyetsiz ulus devletlerin (“bölünmeye neden olan”) zayıflayıp kaybolması, birkaç büyük ve iyicil gücün hegemonyası. Ama tam tersi oldu. Küresel kültürün yaygınlaşması, yeni “küçük milliyetçiliklerin” boy vereceği verimli bir toprak yarattı. Sovyetlerden bağımsızlık için yürüyüş yapan Letonyalı kız ve oğlan çocukları yasaklanmış halk şarkıları söylüyorlardı ama söylerken üzerlerinde küresel markaların tişörtleri vardı.
Çoğu zaman olduğu gibi, eşitsiz gelişmeydi söz konusu olan. Küreselleşen turbo kapitalizm, komünizm sonrası dünyanın tümüne aynı şekilde eşit ve mutluluk verici şekilde gelmedi. Toplumlara farklı etkiler yaratacak şekilde farklı hızlarla çarptı. Çevre kültürler, merkez bölgelerin (Madrid, Roma, Londra) kendilerine koloni muamelesi yaptığını düşündüler. Direnmek için yeni siyasi kimlik biçimleri icat ettiler. Thatcher’ın politikalarındaki İngiliz kibri, İskoçya bağımsızlık hareketine gerçek bir saygınlık kazandırdı: Tıpkı Gellner’in “milliyetçilik milletleri yaratır, milletler milliyetçiliği değil” demesindeki gibi.
Barcelona’yı ilk kez Franco döneminde görmüştüm. Gri renkteki sessiz şehirde gizlice ilerleyip Katalan aydınların bana kendi dillerinde yazılmış yasaklanmış metinleri gösterdikleri güvenli bir eve götürülmüştüm. Bugün bir mahkemenin etrafını sarmış 40 bin insan bu dili haykırıyor. Bunun sonu çok kötü bitebilir. Ama küresel rüzgâr onlardan yana. Er ya da geç, Katalanları ihtiyaç duydukları limana çıkaracak.
Kaynak: theguardian.com
Çeviri: Serap ŞEN