
7 Haziran 2015 Genel Seçimleri yaklaşırken birçok politik çevrede ve halkın büyük bir kesiminde bu seçimlerin sıradan bir seçim olmadığı, tam tersine büyük bir tarihsel dönemeci oluşturduğu hissiyatı ve bilinci oluşmuş durumdadır. Yaklaşan seçimlerin sıradan bir seçim olmadığı tespiti tamamen doğru bir tespittir ve bu haliyle bu seçimler, tarihsel bir eşiği oluşturmaktadır.
Aslında her ne kadar seçimler bir tarihsel eşiği ifade etse de, fiiliyatta bu tarihsel eşik çoktan beri aşılmış durumdadır ve seçimler fiiliyatta kurulmakta olan faşist yeni rejime meşruluk getirme çabasından ibarettir. Seçimler aracılığıyla bu meşruluğun elde edilmesi, hem iç politikada hem de dış politikada daha geniş bir manevra alanı elde etmeye dönüktür. Seçim meşruluğunun üzerine geçirilmediği bir faşist diktatörlüğün hem ideolojik hem de politik temelleri ve argümanları zayıflayacaktır, salt şiddet üzerine oturan bir yapıya sahip olacaktır ki, kısa bir süre sonra yıkılması kaçınılmazdır.
Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra fiiliyatta ‘başkanlık sistemi’ kurmuştur ve Haziran seçimleriyle bu başkanlığa hukuki biçim vermek istemektedir. Devletin ağırlık merkezini tamamen Cumhurbaşkanlığı makamına taşıyarak azami derecede merkeziyetçi ve bu temelde otoriter ve baskıcı bir rejim oluşturmak istemektedir. Yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı da tamamen bu yeni rejim bakış açısı ve ihtiyacı temelinde inşa edilmiştir.
Saray ihtişamının kaynağı
Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın büyüklüğü ve ihtişamlığının en önemli nedeni, bu sarayın bir politik ve askeri karargah olarak tasarlanmasıdır. Erdoğan, başkanlık sistemi ile bütün iktidarı tek elde toplamak istediği için Saray, bu politik ve askeri merkezileşmeye uygun ve bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde inşa edilmiştir. Başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye tepeden tırnağa faşist bir rejime dönüşecektir. İşte Haziran seçimleri, Erdoğan açısından bu yeni faşist rejimin kapısını ardına kadar açan bir tarihsel dönemeç olarak düşünülmektedir. Seçimlerde istediği sonucu alan Erdoğan, tamamen diktatörlüğünü ilan ederek artık seçim yoluyla hiçbir gücün kendisini ve rejimini indiremeyeceği bir tarihsel çerçeveye kavuşmayı hayal etmektedir. Bu durumun legal muhalefet için bir yıkım olacağı açıktır.
Erdoğan seçimler yoluyla istediği sonucu alamasa da diktatörlüğünü şu ya da bu şekilde ilan edecektir ve bunun için gerekli iç savaş koşullarını da kısa sürede oluşturacaktır. Seçimler aracılığıyla meşruluk, hiç kuşkusuz iktidarının ömrü ile yakından alakalıdır. Bu meşruluğu elde edemediği zaman hem müttefikler noktasında hem de iç ve dış politikada büyük sorunlar ile karşı karşıya kalacaktır. Bundan dolayı Erdoğan’ın istediği, seçim meşruluğu ile örtülmüş bir “Bonapartist darbe”dir.
Napolyon’dan Erdoğan’a...
Modern dünya tarihinde ilk defa seçim yoluyla iktidara gelip sonradan açıktan diktatörlüğünü ilan eden ve bu temelde faşist bir rejim kuran I.Napolyon’un yeğeni Louis Napolyon ya da nam-ı diğer III.Napolyon’dur. Faşizm, emperyalizmin ürünü olan bir tarihsel fenomen değildir. Faşizmi emperyalizmle ilgili bir tarihsel kategori kabul eden III.Enternasyonal, bu noktada yanılıyordu. III.Napolyon’un faşist diktatörlüğü aslında 20. yüzyılda ortaya çıkacak olan faşist diktatörlüklerin bir tür prototipiydi. Bunun önce Fransa’da ortaya çıkmasının birçok nedeni vardı.
Louis Napolyon da Erdoğan gibi önce seçim sistemini kullanarak devleti kuşatmaya başladı. İktidarının ilk dört yılında hükümette olmanın avantajlarını kullanarak devlet içerisinde kadrolaştı ve devletin bütün kilit noktalarına kendi adamlarını yerleştirdi. İktidarının ilk dönemlerinde asıl hedefini gizleyerek uyguladığı politikalarla birçok kesimin kafasını karıştırdı, düşman cephesini de bölüp siyasal ortamı kendi diktatörlüğü için uygun hale getirdi. 2 Aralık 1851 darbesiyle de iktidarı tamamen ele geçirerek diktatörlüğünü ilan etti.
Louis Napolyon da Erdoğan gibi demokrat değildi ve seçimler aracılığıyla siyasal sistemin örgütlenmesine karşıydı. Birçok defa darbe ile iktidarı ele geçirme girişiminde bulunmuş ama başarısız olmuştu. Ama Avrupa’da devrimler patlak verince ve bu devrimlerden Fransa da nasibini alınca ve Louis-Phillipe monarşisi yıkılıp seçimler meşruiyetin temeli haline gelince Louis-Napolyon, kendisini bu sürece taktik olarak adapte etmekte gecikmedi. Çünkü seçimlerin dışında iktidara gelmek, yükselen devrimci-demokratik hareketin gücünden dolayı mümkün değildi. Taktik olarak seçimleri kullanarak birçok kesimin kafasını karıştırdı. Hatta toplumda yeni müttefikler kazanarak hükümete gelip kafasındaki diktatörlük fikrini gerçekleştirmek, daha akıllı bir plandı.
Erdoğan da III.Napolyon gibi asıl hedefini, yani “tek adam diktatörlüğünü” -yanıbaşındakilerden bile!- gizleyen bir stratejik plan dahilinde hareket eden bir politika uyguladı. Bu politikanın temellerini 1990’lı yılların başlarında attı ve İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında benimsediği stratejik plana ve oluşturduğu dar kadroya bağlı kalarak asıl hedefine yürümeye başladı.
Bu dar kadro, Erdoğan’ın gizli stratejisini biliyordu ve bu gizli stratejiyi deşifre etmek ihanet ile eş anlamlıydı. Bu dar kadro, daha İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında Türkiye Cumhuriyeti’nin zaman içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşümünü ve Erdoğan’ın da başkanlık biçiminde padişah ve halifeliğini öngören bir stratejik plan hazırlamıştı ve bütün mesele bunun hangi taktikler ile pratiğe geçirileceğiydi. İşte bu noktada III.Napolyon’un yaratıcılığına ve zekiliğine benzer bir taktik planlar sistemi oluşturuldu.
Cemaat’le taktik işbirliği
Bu stratejinin ilk taktik ayağı olarak devlet içerisinde ama özellikle de yargı, polis ve bürokrasi içerisinde örgütlenen ve kendisine yeni müttefikler arayan Fetullah Gülen Cemaati ile yakınlaşma içerisine girildi. Çünkü hükümete gelmek için devlet olanaklarına ihtiyaç vardı. Hem hükümetteki partilerin yargı ve polis aracılığıyla yıpratılması için hem de İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında kurulan Havuz Sistemi’nin korunup ve sürdürülmesi için buna gereksinim vardı. Bu ittifakın bir diğer amacı da Batı’nın ama özellikle de ABD’nin ılımlı İslam çerçevesinde AKP’yi kabul etmesini sağlamaktı. Batı ve ABD, AKP ile ilişkisine stratejik yaklaşırken Erdoğan ve AKP, bu ilişkiye taktik olarak yaklaşıyordu ve iktidarın ele geçirilmesinden sonra devlet imkanlarını kullanarak hem Gülen Cemaati’ni hem de ABD ve Batı’yı dengeleyecek iç ve dış politik açılımlar ve araçlar düşünülmüştü.
Erdoğan ve AKP, hükümet olmanın imkanlarını kullanarak giderek devlet içerisinde Cemaat’in gücünü dengeleyen araçlar ve kadrolar yaratmaya başladı. Hükümette bulunmanın avantajlarını Cemaat’in gücünü dengelemek için kullandı. Özellikle bu noktada MİT’i tamamen ele geçirerek ve kendisine bağlayarak Cemaat’in Emniyet İstihbarat’taki gücünü dengeledi. Aynı kadrolaşmayı polis ve yargıda da yapmaya çalıştı.
Erdoğan ve AKP, ABD ve Batı’yı ise alttan alta Doğulu güçler (özellikle Rusya,Çin ve İran) ile kurmuş olduğu ikili ilişkiler ile dengelemeye çalıştı. Ama özellikle 2004 yılında Savunma Sanayi’nin “millileştirilmesi” görünümü altında Türkiye’nin savunma ve silah noktasında Batı’ya olan bağımlılığını azaltmayı hedefledi.
AKP-Cemaat İttifakı, Ergenekon Komplosu aracılığıyla ve bu temelde gerçekleştirdikleri birçok suikast, sabotaj, terör eylemi ve sahtecilikle Kemalistleri ve Ordu’yu bastırdıkları zaman zaten “üstü örtülü” ya da moda deyimiyle bir “postmodern” bir darbe yapmıştı. İktidar bloğu içerisinde Gülen Cemaati’nin dışlanmasından sonra şimdi bütün hedef başkanlık biçimi altında faşist rejimin kurumsallaşması ve iktidarın tamamen tek elde toplanmasıdır. 1990’lı yıllarda benimsenen ve kabul edilen gizli stratejik hedefin en son adımı, başkanlık sistemine geçiş ve bu temelde tamamen yeni bir faşist rejimin inşasıdır.
Zaten uzun zamandan beri alttan alta ve liberal görünüm altında, tamamen politik aldatma temelinde bu faşist rejim büyük oranda inşa edilmiştir. Siyasi olarak da Erdoğan’ın geçen yılın 10 Ağustos’unda Cumhurbaşkanı seçilmesiyle fiiliyatta bu başkanlık rejimi oluşturulmuştur ve bütün icra kurumu zaten Erdoğan’ın elindedir. Gelecek seçimler, bu fiili duruma hukuki biçim vermeye yöneliktir ve bu noktada sorun, bu hukuki biçimin verilmesinin “kanlı mı yoksa kansız mı” olacağıdır.
İster kanlı isterse de kansız bir şekilde olsun Erdoğan, kendi fiili durumuna uygun bir şekilde bütün siyasi ve askeri gücü hukuki olarak Cumhurbaşkanlığı makamında toplayarak bu temelde bütün Yürütme’yi ve Kuvvet Komutanlıkları’nı Saray’a taşıyacak; azami derecede merkezileşmiş ve totaliter bir siyasal sistem yaratacaktır. Bu sistemde Genelkurmay Başkanı bizzat Cumhurbaşkanı’nın kendisi olacaktır ve Kuvvet Komutanlıkları ayrı ayrı bu Başkan/Genelkurmay Başkanı’na bağlanacaktır. Böylece Ordu’nun darbe yapma yeteneği de tamamen ortadan kaldırılmış olacaktır. Yaptırılan Saray’ın büyüklüğü, bu ihtiyacın karşılanmasına dönüktür. Saray, halka karşı açılacak ya da açılan savaşın anakarargahı olarak düşünülmüştür.
“Tek Adam Diktatörlüğü” temelinde gelişen bu siyasal merkezileşmenin, Havuz Sistemi temelinde geliştirilen ve korporatist bir anlayışa sahip olan faşist ekonomik model ile elele gitmesi ise ilginçtir. Ekonomideki Havuz Sistemi, 20.yüzyıldaki faşist sistemlerde ortaya çıkan Korporatist ekonomik modelin ta kendisidir.Bu model, ekonomide rekabeti dışlayan ve faşist siyasal sistem ile kendisini özdeşleştiren bir kısm büyük sermayenin ,devlet ile sıkı işbirliği içerisinde sermaye birikiminin boyutlarını büyütmesi anlamına gelmektedir. Burada rekabet değil, devlet birikim için kaldıraç olarak kullanılmaktadır.
Korporatizm ve Havuz Sistemi
Bu korporatist (1) ekonomik yapı, faşist siyasal sistemi benimseyen şirketlerin bir havuzda birleştirilerek bütün sermaye birikimlerinin ve bu temelde yatırımların planlanmasını ve geliştirilmesini öngörürür. Ekonominin tavanından tabanına doğru yayılmak istenen bu ekonomik model, aslında tek bir ekonomik kartel yaratmaya dönüktür. Devlet eliyle rakipler ve piyasada rekabet dışlandığı için aslında ekonominin temel göstergeleri de giderek yok olur. Artık şirketler piyasadaki rekabete göre değil, devletin zirvesindeki küçük bir bürokrat grubunun (-ki iktidarı elinde tutan gruba bağlıdır) iki dudağı arasına bakarak karar alırlar Bu gidişat, genellikle -iktisadi, siyasi ve sosyal- felaket ile sonuçlanır.
Havuz Sistemi temelinde gelişen ve toplumsal sermayenin bütün alanlarına yayılan bir ekonomik modelin gelişiminin kaçınılmaz sonucu, tiranlık sistemini çağrıştıran tek adam diktatörlüğüdür. Erdoğan başından beri bilinçli bir şekilde bu Havuz Sistemi’nin gelişmesi için çaba sarf etmiş ve bütün siyasi gücünü bu sistemin önündeki engellerin kaldırılması için seferber etmiştir. Hatta bu noktada psikolojik savaşı, Havuz Sistemi’nin gelişmesi ve güçlenmesi için kullanmıştır.
Bu noktada birçok örnek verilebilir ama kamuoyunun pek dikkatini çekmeyen ya da anlaşılmadığı için pek fazla gündeme gelmeyen bir olaya bu vesileyle değinmek istiyoruz. Yeşil Sermaye’nin Havuz Sistemi aracılığıyla büyük sermaye haline getirilme sürecinde, Erdoğan ve AKP’nin özellikle el atmış oldukları ve bu temelde birçok cinayet işledikleri bir alan söz konusudur. Bu ekonomik alan, savunma sanayiidir.
Aselsan cinayetlerinin ardı ve Fuat Avni’nin suskunluğu!
Ergenekon Komplosu’nun ikinci ayağının başladığı Kasım 2005 yılından itibaren AKP-Cemaat İttifakı, kamuoyunda “Aselsan Cinayetleri” olarak bilinen ve hala da süren mühendis cinayetlerini işlemiştir. Bu cinayetler, Türkiye’nin savunma sanayiinin çok önemli projelerinin sözde “Türkiye’nin bağımsız savunma gücünün gelişmesini istemeyen güçler” tarafından baltalanmak istendiği imajının oluşturulması için bizzat AKP ve bir zamanlar “saz ortağı” olan Gülen Cemaati tarafından gerçekleştirilmiştir.
Devlet, bizzat kendi mühendislerini öldürerek ve topluma psikolojik hareket çekerek “ulusal güvenliğin tehdit altında olduğu” görünümü oluşturmuş, savunma sanayiindeki birçok projenin ihalesiz bir şekilde Yeşil Sermaye’ye aktarılmasını sağlamıştır. Türkiye’nin savunma gücünün geliştirilmesi temelinde Ordu’nun modernizasyonu için gelecek yirmi yılda 150 milyar Dolar’a yakın bir bütçenin düşünüldüğü göz önünde bulundurulursa, Yeşil Sermaye’nin savunma sanayiinde sermaye birikimini çok hızlı bir şekilde gerçekleştireceği ve bu sanayi aracılığıyla kısa bir zamanda büyük sermaye haline geleceği, kendiliğinden anlaşılır. Yani mühendisler, Yeşil Sermaye’ye bizzat psikolojik operasyon için kurban edilmiştir. Her nedense her şeyi bilen Fuat Avni, bu hassas konularda bir şey söylemiyor! Bu noktadaki suskunluğu, sakın Erdoğan ile bir zamanlar olan ortaklıktan kaynaklanmasın!
Bu ekonomik ve siyasal yapı üzerinde yükselen Erdoğan ve AKP’nin 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri ile iktidardan indirileceğini sanmak, sadece politik saflık olur. Ama bu seçimlerde onun elinden ideolojik ve siyasal bir hegemonyaya dönüştürdüğü “demokratlık” söylemini almak ve onu “açıktan zorbalıklara” sürüklemek önemlidir. Çünkü iktidarının meşruiyetinin temelleri ve bütün demagojik söylemlerinin toplumdaki karşılığı yok olacaktır.
Erdoğan, Haziran seçimlerinden sonra ister kansız isterse de kanlı olacak bir “Bonapartist darbeye” mecburdur. O, yirmi yıldan fazla bu “Bonapartist darbe” için çalıştı ve stratejisini de bu temelde kurdu. Bu andan sonra vazgeçmesi mümkün değildir. Er ya da geç bütün siyasi ve askeri gücü tek elde toplayacaktır ve bu noktada şimdilik onu durduracak güç görünmemektedir.
Temel mesele, Erdoğan’ın tepeden tırnağa faşist bir rejim yaratmaya yöneldiği gerçeğini görmek değildir. Bütün toplum daha şimdiden bunu görmüş durumdadır. Ama temel mesele, Erdoğan ve bu faşist rejimin nasıl yıkılacağı ve durdurulacağıdır. Erdoğan’ın “Bonapartist darbesi”, yeni bir faşist rejimin kapısını aralamakla kalmayacaktır. Aralanan bu kapıdan, aynı zamanda devrim de içeri girecektir. III.Napolyon’un iktidarının yıkılışı Fransa’yı nasıl bir Paris Komünü’ne götürdüyse, Erdoğan faşizminin yıkılışı da aynı şekilde tarihin çok büyük devrimlerinden birine götürecektir.
* Korporatizm: Faşizmin ekonomik sisteminin temeli. Özellikle İtalyan ve Alman faşizminde devletin, partinin, sermayenin ve tekniğin temsilcilerinin katıldığı “korporasyon” isimli meslek birlikleri, tüm üretim/tüketim döngüsünü organize eden “lonca” benzeri kurumlara dönüşmüş; ekonomiyi devletin -ayrıca bir terbiye kurumu olarak- katı hizmetkarı yapmıştır. Korporatizm, “demokratik, özerk meslek birliklerini” ifade eden kooperatifçiliğin karşıtıdır.
KEMAL ERDEM / Araştırmacı-Yazar