Başkanlık hayali suya düşen Recep Tayyip Erdoğan'ın çözüm sürecini bitirmesinin ardından halklara yaşatılan vahşetin hepimiz tanığı olduk. Kobanê'nin inşasına katılmak üzere Suruç'a giden sosyalist, anarşist ve yurtsever gençlerin 20 Temmuz'da katledilmesiyle yeniden başlayan ve Türkiye kentlerinde de DAİŞ'in kitle katliamlarıyla vuku bulan savaş sürecinde kaybedilen insanların artık listesi tutulamaz hale geldi. Kürt kentlerinde can kayıplarının yanısıra büyük bir yıkım söz konusu. Özetle, 7 Haziran'dan bu yana Kürt halkı, sınırsız vahşet ve yıkım, Türk halkı ise korku ve yoksullukla teslim alınmaya çalışıldı.

Eğer çözüm süreci Saray tarafından kesilmeseydi bugün ne yaşıyor oluyorduk? Bu soru biraz fantastik gelebilir. Ama bu yoğun savaş ortamında barışı, ölümün yanında yaşamı düşlemek yine de güzel.

Nerede kalmıştık? Önce bunu hatırlamak ve hatırlatmakta fayda var. Malum, savaş sadece silahların ve iradenin değil, aynı zamanda hakikatle yalanın da savaşı. Savaşın ilk öldürdüğü gerçek oluyor. Artık çarpıtmayı da aşarak her gün yalan üreten Saray medyasının unutturmak isteği gerçeği hatırlayalım.

Mezopotamya Yayınları'nın büyük bir iyilik ederek okurla buluşturduğu İmralı Notları kitabına göre, Abdullah Öcalan'ın 21 Mart 2015'deki mesajı okunduktan bir hafta sonra HDP İmralı Heyeti, İzleme Heyeti ile birlikte Ada'ya gidecekti. Böylece, müzakereler resmen başlamış olacaktı.

14 Mart'ta yapılan görüşmede, Heyet Üyesi Pervin Buldan, “İzleme Heyeti ile mi geleceğiz?” sorusuna, Kamu Güvenliği Müsteşarı, “Heyetle değil, seçim ve Newroz için geleceksiniz. Newroz'dan sonra bu grup gelecek” yanıtını veriyor. Müsteşar konuşmasının devamında da “Önümüzdeki toplantıya gelecek grup, bu sekiz kişi olacak” diyor. İzleme Heyeti'nde yer alan bazı isimler de daha önceki toplantılarda netleştiriliyor, 14 Mart'taki toplantıda Öcalan'ın bir iki isim önerisi konuşuluyor.

Bu toplantının ardından Öcalan'ın yine milyonların şahitliğinde okunan 21 Mart mesajı geliyor. Mesajın özü özeti şu birkaç cümledeydi: “Bu temelde tarihi Dolmabahçe Sarayında, hepimizce resmen ilan edilen on maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.

Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim. Umarım ilkesel mutabakata en kısa sürede varıp Parlamento üyeleri ve İzleme Heyeti'nden teşkil edilen bir Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu'ndan geçerek bu kongreyi başarıyla realize etme durumunu yaşarız. Bu kongremizle birlikte artık yeni dönem başlamaktadır.”

Yeni bir dönem başlayacaktı ancak Saray bunun önüne geçti. Süreç kesilmemiş ve görüşmeler devam etmiş olsaydı, belki de Öcalan'ın işaret ettiği kurumsal mekanizmalar kurulacaktı. Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu ile hem devletin hem de toplumun arınmasının yolu açılacaktı. Politik özgürlüklerin önündeki birçok engel de kaldırılmış olacaktı. Belki de “normalleşme süreci” diye tanımlanan silahların, siyasetin aracı olarak Kuzey'de tamamen devreden çıkartılmasının ve halklar arasında eşit yaşamı öngören onurlu barışın da nesnel zemininin sağlanması için adımlar atılmış olacaktı. Tüm bunların sonucu olarak da halklar arasında duygusal kopuş değil bir arada yaşama umudu güçlenmiş olacaktı.

Elbette süreç, müzakerelerin resmen başlamasıyla güllük gülistanlık ilerlemeyecekti. Sonuçta, demokratikleşme zihniyetiyle masaya oturan bir AKP/devletten öte, Kürt halkının mücadelesinin kaçınılmaz sonucu olarak masaya gelmek zorunda kalan bir AKP/devlet gerçekliği ortada.

Ancak ite kaka da olsa her şey güzel olacaktı.

Peki, Kürt halkının özyönetim ilanı ve Saray'ın bu iradeye karşı savaşından sonra yeniden müzakere masasına dönmek mümkün mü?

Bu kan deryasının ve kaosun ortasında soru bile manasız görülebilir. AKP/Saray iktidarının askeri, politik ve ideolojik tüm silahlarına rağmen Kürt halkının özyönetim iradesini teslim alamadığı ortada. Örneğin Cizre. Evet, Cizre öldü, hem de çok öldü. Ancak teslim olmadı. Nusaybin'de YPS savaşçılarından Çektar Nisêbîn bir röportajda bu durumu çok iyi özetlemişti: “Yarın 'Nusaybin'de de bütün barikatları kaldırdık' diyebilirler. Fakat esas mesele Kürtler içinde bu iradenin kırılmamasıdır. Devlet, Kürtlerin iradesini kırmak istiyor. Biz de 'Ölsek de irademizi teslim alamayacaksınız' diyoruz. Statü kabul edilmezse ve ille de teslimiyet dayatılırsa biz de sonuna kadar direniriz. Bunun sonu da zaferdir."

Mesele tam da bu. Kürtler teslim alınamadı.

Teslim alınamayan bu irade Saray/AKP iktidarını bir kez daha masaya oturtabilir. Ancak, bu kez de masanın devrilmemesi için Türk halkının, barış mücadelesinin bir tarafı yapılmasının yolu, yöntemi bulunmak zorunda. Batı'nın yanıtlayacağı soru da bu: Nasıl?