
Erdoğan yerel seçimlerde HDP’nin tüm kayyımları silip süpüreceğini artık anladı.
O nedenle yeniden tehditlere başladı. Seçilecek HDP’li belediyelere “kayyım”larla el koyacağını şimdiden ilan etti.
Hiç kuşkusuz bu tehdidi şimdiden açıklamasının çok açık bir nedeni var. Erdoğan HDP seçmenini yıldırmak, “ne yapsak boş” dedirtmek, “madem yeniden elimizden alacaklar sandığa gitmenin ne alemi var” diye seçmeni sandıktan uzaklaştırmak istiyor.
Ama bu tehdidin altında yatan asıl anlayış ise şu: Kürdistan halklarının oy verme hakkını tanımamak. Elinden gelse Kürt asıllı yurttaşların oy hakkını elinden alacak. Tıpkı Güney Afrıka’nın eski “rasist” rejiminde olduğu gibi.
Şimdi her Kürt seçmen diktatörün bu amacını çok iyi değerlendirmeli. Diyelim ki, ne yapsak etsek faşist rejimin “kayyım” saldırısını önleyemeyeceğiz. Bu durumda “oy vermemek” “kayyımdan” daha beter bir sonuç doğuracak. Erdoğan diktatörlüğünün Kürt seçmenin “oy” hakkını yok etme politikasını kendi elimizle uygulamış olacağız. „Oy hakkına sahip çıkmanın” kazanılacak belediyelere sahip çıkmaktan çok daha önemli olduğunu unutmamak gerekir.
Bu birincisi.
İkincisi ise “oy vermekle” kalmayıp, verilen oylara “sahip” çıkma sorunudur. “Oy vermek” pasif bir direniştir. “Oylara sahip çıkmak” ise aktif direnişi gerektirir.
Halkın oylarına sahip çıkabilmesi HDP’nin seçmene tüm gerçeği en açık şekilde anlatmasına bağlıdır. Tehdidin büyüklüğünü, “halk ürker, vereceği oyun işe yaramayacağını düşünür, sandığa gitmez” gibi gerekçelerle gizlemek, halkın bilincine en büyük güvensizlik olur.
Hiç kuşkusuz Kürdistan halkının bilinçli ve öncü güçleri ne gibi tehlikelerle karşı karşıya olduklarını herkesten iyi biliyor. Sorun, yeterince politik eğitimi olmayan, seçimden seçime oy verme dışında mücadeleye aktif olarak katılmayan seçmeni uyarmaktır.
Basit bir endişeyle, “yeterince politik eğitimi olmayan, seçimden seçime oy verme dışında eylemlere katılmayan seçmeni” ürkütmemek için, sadece “oylarımızla silip süpüreceğiz” demekle yetinmek, bu kesimlerden “yalnızca oy” istemek, hele oy karşılığında “büyük belediye hizmetleri” vaat etmek, seçim kampanyasını halkın “geri kesimlerinin” eğitilmesi ve örgütlenmesi amacından kesin olarak koparır.
Faşizm koşullarında böyle “klasik seçim kampanyası”, tehlike gerçekleştiğinde, kazanılan belediyelere, daha önce olduğu gibi “direnişsiz” bir şekilde el konduğunda, halkın “politik bakımdan geri” kesimlerinde yıkıcı hayal kırıklıklarına, bezginliğe ve yılgınlığa yol açar. Bunun sonucu ise “öncü”nün giderek yalnızlaşması olur.
O nedenle halka gerçek durumu, zorlukları, tehlikeleri en açık şekilde anlatmak gerekir: “Seçimlerde partimize ve halka karşı her türlü hile-hurda, her türlü zorbalık yapılacaktır, biz bunları defalardır yenik düşürdük, ama şimdi karşımızda halkı sandığa gitmekten caydırmak için, kazansak da belediyelerimizi yeniden elimizden alacaklarını utanmadan ilan ediyorlar; biz size ‘alamazlar’ diye yalan söylemeyeceğiz, örgütlenmez ve direnmezsek yine alacaklar; ama bu defa belediyelerin etrafında örgütlenir ve direnirsek, ya belediyelerimizi elimizden alamayacaklar ya da almaya kalktıklarında bunu pahalıya ödeyecekler.”
Öncüler, özellikle gençler kitlesel bir örgütlülük içinde, bu seçim kampanyasının asıl yürütücüleri olmalı. Bunu sağlamak için de adaylar yoksul halkın bağrındaki gençlik liderleri arasından seçilmeli. Bu gençler, tıpkı 1984 yılında olduğu gibi, “kayyımlaştırmaya” her yolla direneceklerini halka anlattıkları zaman, bu halk Kürt özgürlük hareketinin tarihini yeniden hatırlayacak, evlatlarına duydukları güvenle seçimlere umutla bakacaktır.
Milyonlarca işsiz gencin arasından on bin kişilik bir “gönüllü emek ordusu” bugünden örgütlenirse, bu ordunun “silahsız savaşçıları”, şehirlerin, kasabaların, köylerin yollarını, kanalizasyonlarını, park ve bahçelerini “boğaz tokluğuna ücretsiz” yapacaklarını, Erdoğan tek kuruş bütçe vermese bile, tüm belediye işlerini “öz güçle” gerçekleştireceklerini, belediye masraflarını minimuma indireceklerini, halkın evinin yapımına, damının aktarılmasına, bacasının temizlenmesine, tahılının kaldırılmasına, yuvalarda çocuklarının, evlerde engelli ve yaşlıların bakımına yardım edeceklerini, birer ya da ikişer yıllık devreler halinde “bir lokma, bir hırka” anlayışıyla halkın hizmetinde olacaklarını açıkladıkları zaman, ve Batıdaki Kürt halkının dostu binlerce genç, nasıl şimdi Rojava’da ölümüne enternasyonal orduyu oluşturduysa, burada da “emek ordusunun” neferleri olarak çalışacağını ilan ettiği zaman, halk bu gençliğin bugüne kadar yaptıklarını bildiği için onlara inanacaktır.
Hiçbir “oturaklı aday” onlar kadar inandırıcı olamaz.
“Belediyecilik deneyimini” anlatarak değil, genç kadın ve erkeklerin mücadele deneyimini anlatarak halkın güveni yeniden kazanılabilir.
Erdoğan seçimden bir gün sonra değil de, diyelim ki altı ay sonra “kayyımlaştırmaya” kalktığı zaman, karşısında işte bu “emek ordusunu” ve o gençlerin annelerini, babalarını, akrabalarını bulacaktır.
Kayyımlaştırma kolay olmayacaktır.