Şunu:
Devletin gücü, silahsız halk direnişi karşısında, elindeki TOMA’lara,
Gaz Bombalarına ve Ses Bombalarına, binlerce askere ve polise rağmen
“çaresiz” kalmıştır” ve o nedenle “silahı çare saymıştır.” Ne demek
istediğimi anlamak için “Gezi direnişine” bakınız derim. Orada Hükümetin
TOMA’ları, Gaz Bombaları, Ses Bombaları, binlerce polisi “çare”
olmuştur; yüzbinleri püskürtmüştür.
Neden acaba?
Çünkü o
yüzbinlerin direnişini bu şekilde bastırmanın, Hükümet için doğuracağı
yeni bir “müeyyide” yoktur. Lice’de ise görülmüştür ki, halkı Gezi’deki
yöntemlerle bastırmak hem mümkün olmamıştır, hem de “silaha başvurma”
durumunda, “silaha başvuranlara karşı silaha başvurma müeyyidesi”
vardır.
Gezi’nin bastırılmasından sonra da direniş elbette devam
etmiştir. Hükümet açısından bu, “sürdürülebilir” bir durum sayılmıştır.
Ama Lice’de Gezi yöntemiyle bastırılamayan direnişe karşı “silah
kullanılması” anında gerillanın da “silah kullanmasıyla”, Türkiye’yi
yeniden “savaşın eşiğine” getirmiştir.
Böyle olduğu ve Hükümet
olayların peşinden zavallıca sürüklendiği için, araya hem PKK Önderi
Öcalan, hem de KCK girmiştir. “Yol kesme, asayiş koyma, esir alma”
eylemleri durdurulmuş, böylece tarafların birbirlerini “silah kullanmaya
mecbur eden” provokatif ortama son verilmiştir. Türkiye, savaş
uçurumunun kenarından bir kere daha Kürt tarafının sağduyusuyla çekilip
alınmıştır.
Bunun değerini herkes çok iyi düşünmelidir.
Eğer KCK
“kendi halkının eylemini sınırlamasaydı”, askeri güçler sivillere karşı
başlatılan katliamı devam ettirecekti ve gerilla da buna kesin bir yanıt
vereceği için o anda savaş yeniden başlayacaktı. Ve bu defa savaşın
“iki gücü” sadece TSK ile HPG olmayacaktı. Meskan ve Lice direnişlerinin
de gösterdiği gibi, savaş bir anda dağdan şehre inecekti.
Tam da
Irak’ta IŞİD güçlerinin saldırıya geçtiği ve Irak’ı parçaladığı bir
esnada, böyle bir savaş Türkiye’nin çöküşüne yol açacaktı. Irak’ı ve
Suriye’yi parçalayan tüm öznel ve nesnel faktörlerin aynıyla Türkiye
içinde de olduğunu hatırlatalım. Ve Türkiye’nin Güney Kürdistan
petrollerine ister Barzani ile muhabbet kurarak, ister el altından Güney
Kürdistan’ı yutma hayalleri besleyerek göz dikmesine İran’ın da,
Suudilerin de, başkalarının da, bu arada İsrail’in de ve hele
İngiltere’nin de göz yummayacağını bir kere daha düşünelim. Yeni bir
Kürt-Türk savaşı bu defa Türkiye’nin tüm “hayallerinin” sonu olur.
Yıkılmış,
yok olmuş, viraneye dönmüş bir Türkiye’yi Kürtler ne yapsın? Böyle bir
yangın yerinden “ortak vatan” olur mu? Olmayacağı içindir ki, Öcalan ve
KCK Türkiye’yi savaşın kenarından son bildirisiyle çekip, çıkarmıştır. O
halde şimdi mevcut durumun “savaşa dönüşmemesi” için, yapılması
gerekenler hakkında bir kaç söz söyleyelim:
Birincisi, mütarekenin
devam edebilmesi için, Lice’de olduğu gibi, ne devlet, ne de Kürt
tarafı, birbirini “silah kullanmaya” zorlamamalıdır; bu amaçla KCK “yol
kesme, asayiş koyma, esir alma” eylemlerine son vermiştir; Hükümet de,
“kalekollara, barajlara ve askeri yollara” karşı halkın silahsız
direnişine “şiddet” uygulamaktan ve 16 yaşındaki İbrahimleri
katletmekten vaz geçmelidir.
İkincisi, mütarekenin devamı için
taraflar, ateşkes ilan edilen anda hangi konumlardaysa, o konumlarını
korumalıdır. Ne gerilla yeni “askeri üsler” kurmalı, ne de Hükümetin
ordusu “yeni kalekollarla” gerillaya üstünlük sağlamaya kalkışmalıdır.
Üçüncüsü,
İmralı süreci “hukuki bir temele” kavuşturulmalı; “İmralı sürecini
izlemek üzere tarafların güvendiği kişilerden bir “İzleme Komisyonu”
kurulmalı, bu izleme komisyonu mütareke ihlallerini de incelemeli, bu
inceleme yapılana kadar Hükümet “kalekol, baraj ve askeri yol”
inşaatlarını “Geçici” olarak durdurmalıdır.
Bunlar olmadan, Türkiye
ne Cumhurbaşkanlığı seçimini barışçı şartlarda yapabilir, ne de
Irak’taki tehlikelerden yakasını kurtarabilir. Ve unutmamak gerekir ki,
İmralı’nın da, Kandil’in de Türkiye’yi “savaş uçurumunun kenarından
çekip çıkarmasının” da bir sınırı vardır...