1 Kasım akşamı Türkiye, büyük ihtimalle, Saray Cuntası’ndan nasıl bir formülle kurtulacağını tartışıyor olacak. Önümüzde “sayısız” seçenek yok. Eğer 7 Haziran tablosu tekrarlanacak olursa, hükümet formüllerinin hepsi parlamento dışı müdahalelere bağlı olacak.

Mevcut güçler dengesi içinde, egemen güçlerin Erdoğan’la sorununu çözecek bir parlamento dışı müdahalenin Erdoğan’sız bir yolu yok gibi görünüyor. 1 Kasım seçimlerinde Cumhurbaşkanlığı oylanmayacak. Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak hükümet kurma görevini verme ve kendisine sunulacak hükümeti onaylama yetkisini yine elinde tutacak. Egemen güçler Erdoğan’ı, bir silahlı kuvvetler darbesiyle yıkmadıkça 1 Kasım sonrasında kurulacak her hükümet Saray Cuntası ile bir uzlaşma yapmak zorunda olacak. Bu uzlaşmanın temeli ise belli: Neoliberalizm ve Kürt Düşmanlığı. Uzak olmakla birlikte, Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştıracak açık veya örtük bir darbenin mevcut siyasi aktörlerle oluşturacağı bir hükümet de aynı ortak paydaya sahip olacak.

Dün “AKP askeri vesayete son vererek demokrasinin önünü açıyor” diyen liberaller, bu gün de “Erdoğan askeri vesayetin yerine Saray’ın vesayetini geçirdi” diyorlar ve bugünkü sorunu “Saray Vesayeti”ne son verilmesi olarak göstermeye çalışıyorlar. 

Hiç şüpheniz olmasın bugün Saray Cuntası’nın en öfkeli muhalifiymiş gibi görünen bu liberal akıldaneler, yarın Erdoğan’ın da içinde yer alacağı bir egemen sınıflar uzlaşmasının en hararetli destekçisi olacaklar. Kendilerini iktidar sisteminin bir parçası haline getirecek böyle bir formüle de “Yetmez ama Evet” diyecekler. Liberallerin Erdoğan’ın ABD/AB destekli bir askeri müdahaleyle devrilmesine de bir itirazları olmayacak. Çünkü şu anda onların meselesi ne neoliberal saldırganlığın durdurulması, ne Kürt halkının kendi özgür seçimini yapması, ne de devletin ve kamu hayatının bütün dinsel referanslardan arındırılması. Liberaller için varsa yoksa “Saray Vesayeti”!

Kısacası kılavuzu liberal olanın burnu faşizmden kurtulmayacak!

Yine hiç şüpheniz olmasın bu liberal “kılavuzlar”, bu “milli koalisyon” da halk direnişi karşısında iflas ettiğinde “yanıltıldıklarını” ama “o günün şartlarında en doğru olanın bu olduğunu” söyleyecekler.

Ben bizim liberallerin “yanılgılarının” masumiyetine hiçbir zaman inanmadım. Elli yıldır Türkiye’de siyasi gündemin içinde olan ve az çok “Marksizm hatmetmiş” bu akıldanelerin, Türkiye’de demokrasi sorununu emperyalizm, yeni sömürgecilik, sömürge kapitalizmi ve oligarşiden koparıp bir “kurumsal vesayet” sorununa indirgemelerini masum bir ihmalkarlık olarak görmek öteden beri mümkün gelmiyor bana. 

“Yetmez ama Evet”çilerin son günlerdeki günah çıkarmalarının hepsinde gördüğümüz samimiyetsizlik de bu kanımın sağlamasını oluşturuyor. 

Bu beyler ve hanımlar tıpkı Erdoğan’ın Fethullah ve PKK tarafından yanıltıldığını söylemesi gibi “yanıltıldıklarını” söylüyorlar. Ama nasıl ki Erdoğan “tutarlı faşistler” karşısında özeleştiri yapmaya yanaşmıyorsa, onlar da devrimcilerden özür dilemeyi akıllarına dahi getirmiyorlar. O dönemlerde devrimcilere attıkları iftiraları, ettikleri hakaretleri, “yoldaş” bildikleri gerici ve faşist omuzdaşlarını hatırlamak dahi istemiyorlar. Şimdi de aynı “yanılmazlık”la “Erdoğan şöyle ya da böyle gidecek” edebiyatının arkasına gizlenerek yelkenlerini halk direnişinin rüzgarıyla doldurup ufuktaki yeni bir egemen sınıf koalisyonuna yancı olmanın hazırlıklarını yapıyorlar.

Hayır, Erdoğan “şöyle ya da böyle” gitmemelidir. Bugünün meselesi Erdoğan’ın “şöyle” mi yoksa “böyle” mi gideceğidir. Erdoğan “şöyle”, yani egemen güçler arasındaki bir geniş uzlaşmayla “giderse” (buradaki “gitme” gerçekten tasfiye olması anlamına da gelebilir, koalisyona razı olması anlamına da gelebilir) yerini halkın haklarının ve Kürt özgürlük hareketinin düşmanı bir başka “cunta” alacaktır. Bizim odaklanmamız gereken şey, Erdoğan’ın “böyle”, yani Türk ve Kürt halkının devrimci eylemiyle gitmesinin (ama gerçekten, bütün takımıyla taklavatıyla, kontrgerillasıyla ve neoliberal talancı sermayesiyle yıkılıp gitmesinin) yolunu açmaktır. Bu yolun nasıl açılabileceğini görmek için ise Cizre’ye, Silopi’ye, Silvan’a, Sur’a, Tuzluçayır’a, İkitelli’ye ve Cerattepe’ye bakmak gerekir.