Dünya savaş ve çatışma ile çalkalanırken, bir taraftan da milyonlarca insan daha güvenli bir yaşam için hayati tehlikeleri hiçe sayarak göç yolculuğuna çıkıyor, başka ülkelere sığınmaya çalışıyor. Günümüzdeki büyük göç hareketliliğinin dünya savaşlarındaki boyutlarda yaşandığı söyleniyor.
Türkiye göç yolu olma ve bizzat göçe maruz kalma bakımından en kritik ülkelerden biri olarak ciddi sorunlarla yüz yüze. Suriye’deki savaş başta olmak üzere Afganistan ve çatışmalı başka ülkelerden en çok göç alan ülkelerin başında geliyor. Sağlıklı kayıt ve istatistiği yapılmadığı için net olarak bilinmemekle beraber son 5 yılda sadece Suriye’den göçle gelen mülteci sayısının 3 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Bu sayının 300 bini pek çok sorun barındıran kamplarda, geri kalanı ise büyük oranda kendi olanaklarına terk edilmiş.
Türkiye devletinin doğru düzgün bir göçmen politikası bulunmuyor.
En son Tayyip Erdoğan’ın ne olduğu ve kimleri kapsayacağı belirsiz ‘Suriyelilere vatandaşlık verme’ açıklamasının bu açığı kapamaya yönelik bir çaba olarak değerlendirilmesi oldukça güç ve söylenen cümleler bir göçmen politikasını ifade etmekten uzak. Tepedenci, keyfi ve yasal dayanaklarla ilgili referans kaygısı da güdülmeden sarf edilen muğlak sözler, AKP iktidarının çok iyi bilinen ‘sorundan nasıl siyasi rant sağlarım’ arayışını akıllara getiriyor.
Erdoğan’ın bir süredir elinde göçmen kartından mukabil fırsatlar seti ile dolaştığı hepimizin malumu. Avrupa ile girdiği kirli pazarlık, içerde etnik, mezhepçi politikalarla demografik yapıyı değiştirmek için Alevi ve Kürt coğrafyasına yönelik emelleri, ayrıcalık sağlanmak üzere ucuz emeğine göz dikilen kalifiye göçmen işçi kriteri arayışı buna örnek teşkil ediyor. O nedenle son açıklamanın Erdoğan’ın seçim yatırımı ya da yeni istismar çabası olarak değerlendirilmesinden doğal bir şey yok. Ancak buna bir takım çevrelerin yaptığı ‘Ülkemde Suriyeli istemiyorum’ gibi ırkçı kampanya ile tepki vermek de kabul edilebilir değil. Göçmen sorununa hiçbir çözüm üretmeyen, ötekileştirici ve nefret söylemine hizmet eden böyle bir ‘itiraz’ bizlerden fersah fersah uzak olsun.
Erdoğan’ın Suriye’den zorunlu göçle gelenlere dair vatandaşlık çıkışının ciddiyeti bir yana bütün sığınmacılar için acilen yapılması gereken pek çok şey var ve 14 yıldır köklü bir çözüm üretecek hiçbir adım atılmış değil. Erdoğan iktidarında keyfiyete dayalı, himayeci, istismara açık, şeffaf olmayan bir göç yönetimi sürüyor. Bir kere göçmen soruna dair gerçekten adım atılacaksa değişime ‘Misafir’ tanımlamasından başlamak gerekir. Uluslararası anlaşmalar başka bir devlet otoritesine sığınan kişiye mülteci olarak tanımlamaktadır. Bizde ısrarla tercih edilen ‘Misafir’ kavramı haklardan yoksundur ve mülteci haklarını yok saymaya dayanıyor. Yine Türkiye’nin Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu çekince nedeniyle sadece Avrupa’dan gelen göçmenlere mülteci statüsü tanıyor olması, Avrupalı olmayanlara mülteci statüsü tanımaması Suriyeli göçmenlerin evrensel haklarını kullanmaları önündeki en büyük engellerden. Bu çekince kaldırılmalıdır. Bir genelgeye dayanan ‘Geçici koruma’ tanımı çözüm üretmiyor, ‘hayatları askıya alan’ bir uygulama olarak sorunları halının altına süpürmeye yarıyor. Geçici Koruma, geleceksizlik ve belirsizlik hali yaratarak en çok da çocuklar ve kadınlar için acıları çoğaltıyor. Yapılan alan araştırmalarında, bu statünün çocuk işçiliği ve ev içi şiddeti artırmaya hizmet ettiği, intiharlara sebep olduğu yönünde değerlendirmeler var. Ancak bu güne kadar bu sorunlara dikkat çeken STK, DKÖ’lerin çağrılarına, saha çalışmalarına dayanan uzman görüşlerine, göçmenlerin taleplerine hep sessiz kalındı.
Öte yandan göç sorununun çözümünde barış politikaları olmazsa olmazdır. Erdoğan bu güne kadar Suriye’de savaş politikası yürüterek yaşananlardan ciddi paya sahip oldu. İçerde de masayı devirerek savaş politikalarını seçti ve son bir yılda Cizre’de başlayan, Sur, Nusaybin ve Gever’e kadar kentlerin yıkımı sonucu yaklaşık 300 bin kişi iç göçe maruz kaldı. İçerde, dışarda savaşta ısrarcı olunmaktadır. Vaatler havada uçuşsa da gerçekler ortadadır. Despotik yönetimlerin, militarist politikalardan medet umanların sosyal, ekonomik ve siyasal zeminde acil çözüm bekleyen göçmen sorununa çare bulması beklenemez.