
Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’ye yapmış olduğu son yolculuk, bir önceki yolculuğundan farklı olmadı. Bir önceki ABD Başkanı Obama ile yapmış olduğu görüşmenin bir benzerini ABD’nin yeni başkanı R. Trump ile de yaşadı. Hatta Obama ile yapmış olduğu görüşmeden daha kısa bir süre Trump ile görüşerek bir önceki görüşmeden daha da gerilere düşmüş oldu. 20 dakikayı bulan “görüşmeden” farklı bir sonucun ortaya çıkması da mümkün değildi. Havuz medyası tarafından bu görüşme allanıp-pullansa da, bu gerçeklik kimsenin gözlünden kaçmadı.
Erdoğan’ın son ABD yolculuğu ile bir önceki yolculuğu arasındaki bir başka benzerlik de yine Türk Konsolosluğu ve koruma görevlileri ile Anadolu Ajansı “muhabirlerinin” protestoculara saldırması oldu. Erdoğan’ın daha önce de ABD ziyaretinde aynı zevatlar sadece göstericilere değil gazetecilere de saldırmışlar ve günlerce ABD ve Avrupa basına gündem olmuşlardı. Ancak bu seferki saldırı görüntülerin de, saldırı emrinin bizzat Erdoğan tarafından verildiği ve kendisinin de seyrettiği belgelenmiş bulunmaktadır.
Erdoğan’ın korumalarının, AA “muhabirlerinin” gazetecilere ve protestoculara yapmış oldukları saldırılar sadece ABD ile de sınırlı kalmamıştır. Daha önce Ekvator’da benzeri türden saldırılarda bulunmuşlardı. Ekvator parlamentosunda da benzeri saldırılar Erdoğan ve bizzat yakınında bulunan koruma ve danışmanları tarafından gerçekleştirilmişti. Soma’da yaşanan işçi katliamının ardından orada bulunan işçinin nasıl Erdoğan tarafından tokatlandığı yine bir başka işçinin, Erdoğan’ın danışmanı tarafından tekmelendiğinin görüntüleri günlerce basın-yayın organlarında yer almıştı.
Erdoğan ve etrafındakilerin neden bu kadar saldırgan oldukları anlaşılmaz değildir. Birileri bu saldırıları psikopatik bir vaka ya da davranış bozukluğu olarak değerlendirebilir. Ki, psikoloji biliminde de bunun da yeri vardır. Erdoğan’ın ve yakının da bulunanların bu tür sorunları da olabilir. Fakat burada bu kadar saldırgan bir kişilik yapısına sahi olmalarının asıl kaynağını, onların faşist bir karaktere ve kimliğe sahip olmalarından ve yaşadıkları sorunların çözümünde şiddet dışında hiçbir yolu kabul etmemelerinden aldığını belirtmek gerekmektedir. Hemen hemen tüm konuda ve yaşanan sorunlar karşısında şiddet tavırı bu gerçeği doğrulamaktadır. Gerek iç gerekse de dış politikada ve yaşanan sorunlara çözüm yaklaşımlarında bunun sayısız örneğine rastlamakta mümkündür.
Kürt sorunu ve demokratikleşme istemleri karşısında içerisine girdikleri tutum ve uygulamaya koydukları politikalar tamamen sömürgeci soykırımcı ve faşist bir karakter taşımaktadır. Bunu yaparken de hiçbir kural ve kaide tanımamaktadırlar. Hatta kendi yazılı kanunları ve imzasının altında bulunduğu uluslararası sözleşmeleri bile hiçe saymaktadırlar. Sadece bununla da yetinmeyerek, herkesin işledikleri bu insanlık ve savaş suçlarına destek vermesini isteyecek kadar da ileri gidebilmektedirler.
Uluslararası alanda izlemiş oldukları politikalarda da bundan geri kalır bir yanı bulunmamaktadır. Nerdeyse tehdit etmedikleri bir devlet kalınmamıştır. ABD’sinde Avrupa devletlerine oradan da Rusya’ya varana kadar tüm devletlere tehditler savurmuşlardır. En son siyasi iltica talebinde bulunan bazı kişilerin taleplerinin yargı makamları tarafından kabul edilmesi üzerine Almanya hükümetine “onları bana geri vereceksin” diye tehditler yağdırabilmiştir. Öyle ki yanında duran, onun her dediğine evet diyen, adeta ona koltuk değnekliği yapanları bile bu şekilde işine gelmediğinde saldırı hedefi haline bile getirebilmektedir.
Erdoğan ve çevresinin bu kadar saldırgan olmasında uluslararası güçlerinde payı bulunmaktadır. Sunmuş oldukları desteklerle bir nevi ona bugüne kadar suç ortaklığı yapmışlardır. Kürt sorunu ve Türkiye’de yaşanan demokratikleşme karşısında işlenen savaş ve insanlık suçlarında böyle bir pozisyonun sahibi olmuşlardır. Erdoğan bu konuda ne istemişlerse, onu vermişlerdir. Artık “ne oluyor” demeye başladıklarında da iş işten çoktan geçmiştir. Onun içindir ki, Erdoğan bu devletlerden istediğini elde etmek için tehditlerde bulunmakta, ve istediklerini alma konusunda hafiften bir itiraz geldiğinde de DAİŞ vb. gibi çete guruplarını devreye koymaktadır. Böylece hiçbir şekilde tereddüt etmeden, sözle istediğini alamayınca, şiddeti devreye koyarak almaktadır.
Erdoğan ve etrafındakiler bir kere buna alışmışlardır. Bu saldırgan tutumundan vazgeçeceğe de benzememektedir. Adeta kurdun burnuna kan kokusu girmiştir. Kendi varlığını sürdürebilmek içinde daha fazla kana ihtiyaç duymaktadır. Başta ABD ve Avrupa Devletleri olmak üzere uluslararası güçlerin Erdoğan ve etrafındakilere karşı bugüne kadar izledikleri politikalarla, göstermiş oldukları müsamaha ile durdurmaları da mümkün değildir.
Bugün Erdoğan ve etrafındakiler kendilerini beslenmek için ihtiyaç duydukları kanı Kürtlere ve Türkiyeli devrimcilere saldırarak karşılamaya çalışıyor. Hatta bu ihtiyacını Paris’te Sakine Cansız, Fidan Yıldırım ve Leyla Şaylemez’in katledilmesinde ve en son olarak ABD’de olduğu gibi uluslararası alana saldırılarını taşıyarak karşılamak istiyor. Yarın bu da yetmeyecektir. Bugün nasıl Kürtler ve Türkiyeli devrimciler onun bu kan ihtiyacını karşıladığı bir hedef halini almışsa, yarın bu hedefin kapsamının daha da genişlemeyeceğini hiç bir kimse iddia edemez.
Erdoğan ve etrafındakiler daha şimdiden bunun provalarını yapmaya başlamışlardır. Avrupa ve ABD’de yapmış oldukları saldırıları da böyle bir gerçeklik içerisinde ele almak gerekmektedir.