
Almanya Sol Parti Rheinland-Pfalz Bölge Başkanı ve Sol Parti Fraksiyon Sekreteri Tupac S. Orellana Mardones 2. Dünya Savaşı sürecini hatırlatarak, “Almanya’da yaşanan o vahşet yılları, Almanya tarihinin en kara lekesi olarak her gün yüzümüze çarpıyor. İşte Türkiye’de de böyle bir vahşete doğru adım adım yürüyor” dedi.
AKP’nin devreye koyduğu şiddet dalgası, baskılar, tutuklamalar, katliamlar sürekli artarak devam ediyor. ‘Teröre karşı mücadele’ adı altında asker ve polise her türlü desteği veren ve şiddeti sınırsız uygulama serbestliği sunan AKP hükümeti, iç savaştan da çekinmiyor. “Türkiye nereye doğru gidiyor? AKP’nin vahşet ve şiddet politikası Türkiye’nin geleceğini hangi yönden etkiliyor? Avrupa bu gidişat karşısında nasıl tavır takınıyor?” bu ve buna benzer soruları, Alman Sol Parti Fraksiyonu Sekreteri Tupac S. Orellana Mardones’a sorduk. Türkiye’yi Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki durumuna benzeten Mardones, şu yanıtları verdi:
Türkiye’nin gidişatını nasıl görüyorsunuz?
Korkunç. Bir cumhuriyetin günden günde nasıl bir diktatörlüğe doğru gittiğini ve hemen hemen kimsenin buna itiraz etmediğini tüm gerçekliğiyle görüyoruz. Cumhurbaşkanı gün geçtikçe gücünü büyütmekte. Çok korkunçtur ama Erdoğan’ı izlerken bir Hitler tablosu görmekteyim. Sizler de tarihten bilirsiniz ki, Almanya’nın en büyük kaybı, Almanya halkının kendisini bir diktatöre kaptırması ve bu diktatörlük altında kendisine bir yaşam alanını umut etmesidir. Bu yaşam alanına ulaşmak için ise Alman halkının önemli bir kısmı sürgünlere, idamlara, hayalimizde bile düşünemediğimiz en vahşi toplu katliamlara ve soykırıma karşı gözlerini, kulaklarını ve beyinlerini kapatmıştı. Bu suskunluğun vahim sonuçları, izleri ve yaraları halen içimizdedir. Halen Alman halkı içinde önemli bir kesimi, o vahşi günleri yaşayan yaşlı Almanlar suskunluklarını koruyor. Kimisi Yahudi çocukları, bir Yahudi aileyi SS-Komandolarına ihbar etmiş, kimisi özürlü olan bir kadını kendi elleri ile SS-askerlerine teslim etmiş, kimisi ölüm kampına giden tren raylarında görev yapmış, kimisi ise o vahşet ölüm kamplarında görev almış. İşte yaşanan o vahşet yılları Almanya tarihin en kara lekesi olarak her gün yüzümüze çarpıyor. İşte Türkiye de böyle bir vahşete doğru adım adım yürüyor.
Giderek büyüyen kaos içinde Erdoğan ve muhalefetin pozisyonu nedir? Erdoğan ve AKP’nin güncel siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Erdoğan’ın emri altındaki AKP hükümeti, Kürt halkına karşı açık bir savaş açmıştır. Bunu Avrupa’da bilmeyen, anlamayan, tanımlamayan yoktur. Kürt basını başta olmak üzere muhalif basını bu konuda susturmak isteseler de sanal medya üzerinden bu savaşın fotoğraflarını, resmi belgelerini, görgü tanıklarının ifadeleri her gün onlarca kanal, yol üzerinden bize ulaştırılıyor. Kürt bölgelerinde tümden kentler yerle bir edilmiş, muhalif kadrolar tutuklanmış ve Kürtler için kendilerini seferber eden HDP’liler her gün parlamentoda baskı altında tutuluyor.
Sadece Türkiye sınırları içinde değil, sınırların dışında da muhalefeti tehdit ediyor. Erdoğan’ın çok kez sarfettiği Rojava’yı işgal tehdidi ve tampon bölgeye ilişkin sözlerini düşünüyorum. Ayrıca AKP onayı üzerinden Türk istihbaratının DAİŞ’e gönderdiği silahlar, 3 Kürt kadın aktivisti katletmek için gönderilen ajan aklıma geliyor. Türk Hükümeti’nin hedefi çok açık. En küçük bağımsızlık ve yerel yönetim kıvılcımını bile boğmak ve bunu gerekirse şiddet ile uygulamak.
Bunun dışında HDP bir savunma mücadelesine geçmek zorunda kalmış. Parlamentoda yalnız bırakılmıştır. Çünkü ne CHP ne de MHP ciddi bir muhalefet oluşturmuyor. Muhalefetin oyları olmadan, Erdoğan hiçbir zaman HDP’li milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını geçiremezdi. Bunu tüm dünya izledi ve önemli bir çoğunluğu özellikle CHP’nin bu konudaki tutumunu kınadı. HDP’li vekiller her an tutuklanabilir.
Türkiye’nin bahsettiğiniz Hitlervari bir diktatörlüğe gitmemesi için Avrupa’da siyaset ne yapmalı? Nasıl bir rol üstlenmeli?
Avrupa ve özellikle Alman siyaseti bir çıkmaz sokağa yol alıyor. Bunun başlangıcı göç krizi ile oluşmuştur. Avrupa kendisini mültecileri severek kabul eden, açık ve barışçıl bir güç olarak gösteriyor. Özellikle Almanya Başbakanı Angela Merkel, çok sayıda mülteciyi kabul etmesiyle tebrikler aldı. Fakat gerçek durum çok farklı. Avrupa ve Almanya daha fazla mültecinin akın etmesini önlemek için her türlü insanlıktan vazgeçmeye hazır. Mültecileri bu konuda engelleyen önemli bir ortağı Türk hükümetinde buldular. Sözde ‘Mülteci Anlaşması‘yla Türkiye Avrupa’ya göç imkanlarının önünü kesmek ile sorumludur.
Erdoğan, AB’ye her an mülteci güzergahlarını tekrar açabilmeyi hatırlatmaktan yorulmuyor. Avrupa ise bunu engellemek istediği için kendisini Kürt bölgelerindeki insan hakları ihlallerine ve gün geçtikçe basın özgürlüğüne karşı daha da artan şiddet ve saldırılara ilişkin geride tutuyor. Avrupa kendisini bu esaret durumundan kurtarabilmelidir. Bu insanları kabul edebilmeli ve bunun için çözüm yolu bulmalıdır.
Tablo bu kadar karamsar mı?
Hayatır. Tablo o kadar da karamsar değil. Çünkü aynı zamanda Türkiye’nin bu tek ve tekçi gidişatı başta AB ve ABD olmak üzere Türkiye’nin ortaklarında da tedirginlik ve karşıtlık yaratmıştır. AB’de birçok üyenin Türkiye’nin eylemlerini ve gidişatını destekleme oranı azalıyor. Örneğin, Türkiye’nin DAİŞ’e karşı Kürt-Arap birliklerine yardım amaçlı hava saldırılarını durdurma talebi özellikle ABD tarafından görmezden geliniyor. Almanya, Irak’ta peşmergeye silah yardımı yaptığında bile Türkiye’nin tedirginlikleri de dikkate almamıştır. Dün Türkiye’nin sırtını sıvazlayanlar, bugün Türkiye’den uzaklaşıyor. Fakat tüm bu gidişate rağmen AB’nin ABD’nin Kürt Özgürlük Mücadelesi için güvenilir bir ortak olduğu düşüncesi cahillik olur. Bu destek AB’nin ve ABD’nin muhalif oldukları sürece devam edecektir. Eğer bu iki güç bir gün gelir de Türkiye’nin tekrardan önemli bir ortak olduğuna karar verirlerse hemen Kürtleri tekrar yalnız bırakacak.
Sivil toplum örgütleri bir alternatif olabilir mi? Onların çabaları gidişatı değiştirebilir mi?
Halen günümüzde toplumların önemli bir kısmı Türkiye devletinin, kendi sınırları içinde neleri yaptığını anlamış değil.
Bunun nedeni büyük suç faktörü, ülkelerdeki yerel siyasetin yanında yereldeki basın organlarıdır. Kısıtlı, farklı hatta kimi yerde yalan haber yapan basın organları tarafsız habercilik yerine satılmış bir şekilde savaş haberleri yapıyor. Bundan dolayı konuya hakim ve ilgili olan kurum ve grupların mutlaka kamuoyu çalışmaları yapmaları gerekiyor. Genel olarak basın bu vahşi gidişatlar üzerinde yetersiz haber aktardıklarından dolayı, sivil toplumlar mutlaka daha güçlü harekete geçmeliler. Doğru angaje olabilmek için birçok imkan ve yöntem var. Vatandaşlar örneğin milletvekilleri ile (bölge, eyalet, federal, Avrupa) ilişki kurup ve Türkiye siyasetine ilişkin düşünce ve konumlarını talep edebilir.
Yakılıp yıkılan bölgelerdeki ailelere buradan Alman ve göçmen toplumu içerisinden bağlanan kardeş aileler üzerinden destek sunulabilinir. Buradan sivil ve bağımsız heyetler oluşup, orada bizzat gidişatı izleme amaçlı organizeler yapılabilinir. Uluslararası dayanışma her zaman siyasi solun bir simgesidir ve bugün de bu simge el üzerinde tutulmalıdır.
Ben şahsen şuna inanıyorum: Bu çatışma, Türkler ve Kürtler arasında bir çatışma değildir. Batı Türkiye’deki ilerici, demokrat ve hükümet karşıtı vatandaş kitlelerin de yardıma ve desteğe ihtiyaçları vardır. Bunlar etnik bir çatışma adı altında unutulmamalıdır ve desteklenmelidir.
NİHAL BAYRAM / MAİNZ