Toplumlar da tıpkı insanlar gibi kimi zamanlarda kollektif algı yanlışlıklarına düşebiliyorlar; Türkiye şimdi tam da böyle bir durumu yaşıyor. Sadece Türkiye’yi yönetenlerde değil bütün toplumda “dün bugün yarın algısı” son derece sağlıksız işliyor.
Şimdilerde Tuğrul Türkeş’in başbakan yardımcılığı görevini kaybetmesinden sonra ortaya çıkan polemiklerde adı sıkça alay ve hakaret konusu edilen eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türk yöneteci sınıflarının bütün sosyal/psikoloji bozukluklarının dışa vurumu olan „Stratejik Derinlik!“ diye ortaya koyduğu yaklaşım Suriye’de yaşanan onca olaydan sonra hala maalesef Türk toplumunda alıcı bulmaya devam ediyor.
Türkiye toplumu bu türden zihni kalıpları bir türlü kıramadığı ve kendini düşünce dünyasında bir türlü özgürleştiremediği için; Erdoğan’da tutuklu kalmaya devam ediyor. Her defasında aynı şeyler olmasına rağmen Türk toplumu bir türlü “bütün dünya bize düşman!” metaforundan kurtulamıyor.
Bir ülkeyi baskı ve şiddetle yönetmek isteyen birisi için bundan daha uygun bir toplumsal atmosfer olamaz. Hiçbir şey üretmenize gerek yok; üretemiyorsanız mazeretiniz hazır, elinizi attığınız her şey elinizde kalıyor; mazeretiniz hazır, neyi kötü yapıyorsanız veya hiç yapamıyorsanız hala sorun yok; „Dört yanımız bizi istemeyen düşmanlar ve onların yerli işbirlikçileri ile dolu, biz aslında yapmak istiyoruz ama bunlar izin vermiyorlar!“ der ve kendi beceriksizliklerinizi başkasının üzerine atarsınız...
Türkiye’nin hiç bir marka değeri yok, hiç bir üniversitesi dünya ölçeğinde düşünce üretiminde hatırı sayılır bir başarı sağlamamış, neredeyse son on yıldır milli geliri on bin dolar civarında ve sürekli aşağı doğru bir eğilim gösteriyor ve buna rağmen Türkiye’de hala “Dört yanımız düşmanlarla ve Türkiye’yi kıskanan ülkelerle çevrili!” anlayışı taraftar bulabiliyor.
Burada Erdoğan’ı, onun politik tutumunu çok aşan bir şey var; Erdoğan siyaset yaparken yeni bir şey keşfetmedi, tam akisine Türkiye toplumunda yüzyıllardır birikerek gelen gericiliği açığa çıkarıp örgütleme sorumsuzluğunu gösterdi.
Bu tutumun bütün topluma bir bedel ödeteceğini bilmelerine rağmen; Erdoğan ve etrafındaki ekip hazine bulmuşcasına bu yeni duruma sarıldılar. Sünnilik ve Türklük üzerinden bütün bir toplum esir alındı; ve sürekli iktidarın yolu açılmış oldu.
Erdoğan benzeri siyasetçiler ne derlerse desinler, ısrarla aksini söylemelerine rağmen; kendilerini topluma karşı sorumlu hissetmezler; tam aksine bütün bir toplumun kendilerine karşı sorumlu olduğunu düşünürler.
Türkiye toplumunun toplumsal hafızasında var olan takıntılar; Erdoğan ve ekibi tarafından her fırsatta hiç vakit kaybetmeden AKP etrafında kümelenmiş gericiliğin yeniden üretilmesinde kullanıldı.
İçerde sorumsuzca nutuk atıp; ona buna ayar verenler; el altından Avrupa ülkelerine haber gönderip durumu kurtarmaya çalışıyorlar. Israrla Türkiye’nin Avrupa Birliği hayallerini Ankara kriterleri diye diye OHAL’e hapis eden bu zihniyet, içerde kabadayılık yaparken, kapalı kapılar ardında “Ekonomik ticari ilişkilerle politikayı karıştırmayalım!” diyerek bir yandan da Almanya ve AB ülkeleri ile ilişkilerini bir ayarda tutmaya çalışıyor.
Kendileri de çok iyi biliyor ki; politikanın kendisi bizzat ekonomik ve ticari ilişkilerin ta kendisidir. Bir taraftan el altından Almanya’ya terörle ilişkili olduğunu ileri sürdükleri Alman şirketlerinin adlarını veriyorlar, diğer taraftan da Erdoğan çıkıp “bakanıma sordurdum, yok böyle bir şey!” diye nutuk atıyor. Hemen arkasından da Adalet Bakanı Bozdağ çıkıp “yanlışlıkla böyle bir liste Almanlara verildi, ama bu listenin bir geçerliliği yok!” diye açıklama yapma gereği duyuyor.
Bu tarz rejimler bir süre sonra gerçeklik duygularını kaybediyorlar; biz söyleriz olur zannediyorlar. Kendilerini en güçlü hissettikleri yer de aslında baş aşağına gidişin başladığı yer oluyor. İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Emmanuel Nahshon’un “Camdan evde yaşayan Erdoğan’ın başkalarının evine taş atmaması gerekir!” sözü tam da Erdoğan ve ekibinin şimdilerdeki durumunu özetliyor gibi.
Sorumsuzca etrafında kim var kim yok herkesi taşa tutanlar; bir gün sıranın kendilerine de geleceğini biliyor olmalılar. Onlara ne olacağı bizi ilgilendirmiyor; bizi daha çok “ortalığa savrulacak cam kırıklarının halklarımıza zarar vermemesi için ne yapmalıyız?” sorusu ilgilendiriyor.