
Son on altı yıldır Türkiye’nin aleyhine olan her şey garip bir biçimde Erdoğan’ın lehine işliyor. En son Türk parasının yabancı paralar karşısında sürekli değer kaybetmesi ile başlayan süreç de sanki bu mecrada ilerleyecekmiş gibi bir izlenim vermeye başladı.
Yıllardır toplumun bütün kaynaklarını kendi yakın çevresi ve yandaşa peşkeş çeken, kamu ihale yasasını tam 180 kez değiştiren AKP iktidarı ve Erdoğan, geleceği neredeyse davul zurna ile duyurulan ekonomik krizi; Rahip Brunson gerilimi üzerinden anti-emperyalizm mücadelesine dönüştürmeye çalışıyor.
Bu emperyalizm meselesi hem sağdan hem de soldan birçok insanın aklının değil de; ezberinin ve alışkanlıklarının konusu olduğu için Erdoğan ve çevresi burayı çok kolay manipüle edebiliyorlar.
Toplumu bir süre daha anti-Amerikancılık ile oyalayabilirler ama hiç kuşkunuz olmasın; en başta Erdoğan seçmenleri olmak üzere bütün toplum çok kısa bir süre sonra Türkiye ekonomisinin realitesiyle yüz yüze gelecek...
Seçim kazanmak ve yandaşı semirtmek için tefeci faizleri ile uluslararası piyasalardan bulunup getirilen paraların geri ödeme vadesi geldi. Devletin ve hazinenin garanti verdiği bankaların yakın zamanda 220 milyar Dolar borç ödemesi var ve Türkiye bunun neredeyse tamamını kendi iç kaynakları ile yapmak zorunda.
Hem uluslararası koşullar hem de Türkiye’de ekonomiyi yönetenlerin kişisel beceriksizlikleri, kamu kaynaklarına yağmalanacak ganimet gibi yaklaşması Türkiye’ye yabancı sermaye girişini neredeyse yok denecek seviyelere geriletti.
Hatırlayın; 24 Haziran öncesi bütün gözlemciler ekonomik krizin elinin kulağında olduğunu; her an ani döviz artışına bağlı bir krizin patlayacağını söylüyorlardı; aslında beklenen oldu, “Brunson” Erdoğan ve ekibinin olayı manipüle etmek için kullandığı bir araçtı sadece.
Brunson’u tutuklayan irade onu çok yönlü kullanmayı daha baştan itibaren kafasına koymuş zaten; krizle birlikte bunun koşulları da ortaya çıkmış oldu.
Erdoğan ve damadı her defasında “Krizi için hangi sebep var Allah aşkına, her şey yolunda gidiyordu; emperyalizm bize saldırmasaydı her şey daha da iyi olacaktı!” diyorlar. Buna inanan bir Allah’ın kulu var mı bu ülkede acaba?
Bu zamana kadar ortalama insan süreci seçimler nedeniyle biraz dışardan takip etti; hatta bütün bir toplum hırsızlığa ortak edildi; toplumun önemli bir çoğunlu bir gün sıranın kendisine de gelebileceği umuduyla sabırla sırasını bekledi...
Fakat gelinen noktada başta sistemin sahipleri olmak üzere bütün toplum duvara dayandı; kaçacak bir yer yok artık. Küreselleşmenin en önemli özelliği: “Ücretler yerelken, fiyatların uluslarasılaşmasıdır!”
Daha iyi anlaşılsın diye bunu şöyle de ifade edebiliriz: “Ortalama bir çalışan yerel para birimi ile kazanırken; dolar ve euro olarak harcar; ücretler yerelde belirlenirken, fiyatlar uluslararası ölçekte belirlenir!”
Küreselleşme insanların hangi ülkede ne kadar kazandığından bağımsız olarak; fiyatları dünyanın her yerinde eşitler. Nerede yaşadığınızdan bağımsız olarak; enerjiye, ilaca, gıdaya, giyeceğe aynı parayı ödersiniz.
Erdoğan ve ekibi ne anlatırsa anlatsın; Türkiye’de ortalama gelirli insan bütün bir ay çalışıp sadece 1603 Tl kazanıyor; Bu rakam ilk açıklandığında 446 Euro ediyordu, halbuki günümüzde dövizde yaşanan son gelişmelerden sonra bu para sadece 230 Euro ediyor.
Türkiye’de insanlar neredeyse yarı yarıya fakirleştiler! Bunun toplumun yoksul kesimlerinin yaşamına doğrudan yansımaları olacak; kimse artık bundan kaçamaz! Bunu bir süre daha belki anti-Amerikancılık hamasetiyle sürdürebilirler; ama çok yakın bir zamanda ardı ardına gelen zamlarla insanlar bunun bir oyun olmadığını anlayacaklar!
Bir kez daha; Erdoğan’ın başkanlığının hemen ardından “bir ülkede demokrasi olmadan refah da olmayacağını tecrübe etmiş olduk.” Umarım Türkiye toplumu bundan ders çıkarmayı becerir!