Girdiği her cepheden bozgunla çıkan Erdoğan korku içinde saldırıyor.

„Kobanê düştü, düşecek“ dedi. DAİŞ ile birlikte bozguna uğradı. „İki ay sonra Şam’da Emevi camiinde Cuma namazı kılacağız“ dedi, kılamadı. Halep yollarında kaçarken abdesti bozuldu.

DAİŞ’e güvenerek elele Yeni Osmanlı’yı kuracaktı. Elleri kan içinde suçüstü yakalandılar.

Şengal’den Kobanê’ye, Cizre’ye, Şırnak’a, Sur’a, oradan Halep’e kadar perişan olan sivil halkın katili Erdoğan diktasıdır.

Gözleri Kürt düşmanlığıyla kararıp kör olmuş olan Erdoğan, şimdi suçluların telaşı içinde saldırıyor. Savaş suçlusu olarak hesap vermekten, hırsızlıktan, katliamlardan ötürü hesap vermekten korkuyor. Bu korkuyla saldırıyor. Savaşı daha da büyüterek diplomasını unutturduğu gibi suçlarını da unutturacağını sanıyor.

Erdoğan Muhtarlar Meclisinde milli seferberlik ilan etmiş.

Olur mu demeyin, oldu bile... Seferberlik nedir, nasıl ilan edilir bilmiyor değil elbette. Hatta bizden daha iyi biliyor. Ama „Fiilen başkanlık sistemine geçildi“ diye ilan eden Erdoğan artık bunu ispat etmeye çabalıyor. Ne meclis, ne hükümet ne de yargıyı takıyor. Bildiğini okuyor. Artık ne partisinde ne de devlet içinde kendisine „Dur, ne yapıyorsun?“ diyecek bir kimse kalmış. Medyadaki bir kaç cılız ses de susturulmuş bulunuyor. Kürt korkusuna karşı birleşmiş olan AKP-MHP ve de hatta CHP hep birlikte yeni bir MC diktasına gidiyor. Yenikapı ruhu şimdi daha da kirli bir işbirliğine dönüşüyor.

Bu seferberlik niçin ve kime karşı?

Her cephede bozguna uğrayan Erdoğan şimdi de, vatan elden gidiyor yaygarasıyla muhalif güçleri ezmek ve diktasını sağlamlaştırmak derdinde. Bu kargaşa içinde referandum engelini de aşıp başkanlığını resmen de ilan edebilirse artık ölene kadar başkan kalmanın yolunu açmış olacak. Ama bu kadar baskıya rağmen referandumu kazanması kolay olmayacak. Referandum Erdoğan’ın kendi kazdığı kuyuya düşmesiyle sonuçlanabilir. Bu nedenle seferberlik bir dış tehlikeye karşı değil, tam tersine tamamen içerideki muhaliflere karşı seferberlik ilanıdır. „Dış düşmanlara“ karşı değil, tamamen „İç düşmanlara“ karşıdır. Erdoğan’ın başkanlık diktasına karşı olan herkes de imha edilmesi gereken „İç düşman“dır. Bütün diktatörler gibi Erdoğan da yıkılma paranoyasına kapılmış ve bu korkuyla saldırıya geçmiştir. „Muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda“ bulamasa da, „Sayın muhbir vatandaşlar“da aramaktadır.

Sorun sadece Erdoğan’ın korkusu ve hırsı olsaydı kolaydı. Devletin resmi-gayri resmi, asker -sivil güçlerinin çoğu da „tam bir milli tesanüt içinde“ Kürtlere karşı Erdoğan’ın arkasında birleşmiş. Erdoğan’a da cesaret veren ve onu iyice pervasızlaştıran bu politika artık sona ermek zorunda. Çünkü büyük bir batağa girdi.

Gaflet içindeki Erdoğan Lozan’ı beğenmiyordu ve Yeni Osmanlı’dan söz ediyordu. Güney Kürdistan ve Rojava’nın tümünü, adaları ve batı Trakya’yı geri alacaktı. Açıkça söylemedi ama gönlünde Viyana’nın da olmadığını kim iddia edebilir?

Bir süredir dünya medyasında Türkiye’nin ne zaman, nasıl bölüneceği konuşuluyor. Kendisini İkinci Atatürk zanneden Erdoğan’ın Atatürk tarafından kurulan cumhuriyetin yıkıcısı olduğu söyleniyor.

Bu artık siyasi İslam’ın ve Türk-İslam sentezinin çöküşüdür.

15 senedir tek parti iktidarı olan ve devletin bütün kurumlarını, medyayı ele geçiren siyasi İslam ülkeyi içte ve dışta savaşın, çatışmanın, yıkımın içine atmıştır. Türkiye işgal döneminde bile bu kadar karanlık, bu kadar umutsuz ve parçalanmış değildi.

CHP’li Levent Gök Türkiye’nin karpuz gibi bölünebileceğini söyleyince kıyamet koptu.

Oysa durum daha da kötüdür. Bu kafada inat edildiği takdirde Türkiye eşekten düşmüş karpuzdan daha kötü olur.

Ama Erdoğan ve AKP şefleri şahsi iktidar hırsları için bunu bile göze almış gibi...

Bu durumda bu diktaya son verme, herkes için eşit ve özgür bir dünya kurma görevi demokrasi ve özgürlük isteyen tüm güçlere, kişilere düşüyor.


suatbozkus@gmail.com