
29 Mart yerel seçimleri yaklaştıkça 'AKP reisi' Erdoğan'ın özelde Kürdistan'da genelde Türkiye'de ciddi bir kan kaybı yaşadığı, Ortadoğu'da da etkisiz kaldığı gözlerden kaçmıyor.
Rusya'nın tahrikleri ve aktif desteğiyle bir süredir Fırat'ın doğusu kabusları gören Erdoğan, önceki gün bir kez daha kin kusarak Kuzey-Doğu Suriye'yi hedef alan yeni bir işgal harekatının sinyalini verdi.
"Biz Arap'ı da iyi biliriz, terörist Kürtleri de iyi biliriz" gibi seviyesiz sözlerle de Teresa May'den sonra doğrudan tüm Kürt halkını "terörist" olmakla itham eden zat oldu.
Bu ciddiyetten uzak ve gerçekleri çarpıtma çabasından öte anlam taşımayan ithamlar, Erdoğan'ın kendi gerçekliğini gizleme telaşıdır.
Çünkü Kuzey Kürdistan ve Türkiye'de muhalif sese tahammül etmeyen, barış isteyenleri cezaevlerine dolduran, Suriye ve Ortadoğu'da sözde İslamcı katil çeteleri eğitip donatan, hatta uluslararası alanda da terörizmin âlasını uygulayan Erdoğan'ın kendisidir.
AB ile mülteci pazarlıklarında Erdoğan'ın her tehdidinin ardından Paris, Brüksel ve daha birçok Avrupa kentinde DAİŞ’in kanlı saldırılar yaptığı gerçeği unutulmadı.
Tahran'daki zirvede işbirlikçisi Putin bile açıktan, hem de canlı yayında, Erdoğan'ı Suriye'yi kan gölüne çeviren "çetelerin sözcüsü" olmakla eleştirdi.
“Erdoğan’ın bu aleni ve çirkin müdahaleleri olmasaydı El-Kaide'nin Suriye kolu Nusra Cephesi, IŞİD ve daha başka isimler altında faaliyet gösteren terör örgütleri olmazdı" diyen Kürtler değil, bizzat birlikte çalıştığı eski Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener’dir.
Erdoğan, bugün DAİŞ’e karşı yeni bir zafer arefesindeki Kürtleri "Terörist Kürtler" diye tanımlıyorsa DAİŞ’in kaybetmesinden büyük rahatsızlık ve öfke duyuyor demektir.
Tehditlere karşı Kuzey-Doğu Suriye halkı, yönetimi ve YPG'nin tutumu nettir. TC'nin tehditlerinin Hecîn'in yüzde 50'sinin özgürleştirildiği, DAİŞ’e karşı askeri başarı kazanıldığı zamana rastlamasına işaret edilerek "saldırı tehdidi DAİŞ’in bitmesini önleme amaçlıdır" denildi ve Özerk Yönetim vakit kaybetmeden seferberlik ilan etti.
Elbette tehditler ve işgal saldırısı ciddiye alınmalıdır. Çünkü hızla kan kaybeden ve tek başına iktidarını sürdüremeyen AKP/Erdoğan, koltuk değneği yaptığı MHP ile Kürt soykırımını tamamlamak istiyor.
İç çelişkilerine çözüm üretemeyince dış saldırılarla sorunları bastırmaya yelteniyor. O yüzden içerdeki sıkışmışlığını aşmak için Kuzey-Doğu Suriye'ye saldırabilir. Milliyetçiliği Kürt düşmanlığına kanalize ederek, bunu da işgal saldırılarına dönüştürerek toplumsal sorunları ve muhalefeti bastırmaya, faşizmine meşruiyet tazelemeye çalışacaktır.
Kuzey-Doğu Suriye topraklarını Türkiye topraklarına katarak faşizmini bölgeye yayma emeli taşıyan bu tür saldırı ve tehditlerle Dêrazor’da artık son nefesini veren DAİŞ’ın ömrünü uzatmayı da hedefliyor.
ABD'den gelen açıklama da benzer yönde; "DAİŞ’in bu kritik noktada yeniden nefes almasına izin veremeyiz. Yoksa Koalisyon ortaklarımızla elde ettiğimiz önemli kazanımları tehlikeye atarız ve DAİŞ'ın yeniden canlanması ihtimali doğar" deniliyor.
Kürt düşmanlığına dayalı Suriye politikaları dibe vuran ve İdlib'de çıkmaza giren Erdoğan/TC'nin bu saldırılarında yalnız olmadığı, Suriye BAAS rejimi, İran ve KDP'nin de perde gerisinde olduğu görülüyor.
ABD'ye karşı Dêrazor'a S-300 hava savunma sistemi yerleştiren Rusya'nın TC'yi sahaya sürdüğü kuşku götürmez. TC'nin Rusya'sız Suriye'de tek bir adım dahi atamayacağı, Efrîn işgali deneyimden biliniyor.
Rusya Dışişleri Bakanlık Sözcüsü Maria Zaharova'nın TC'nin İdlib'den Cerablus'a kadar uzayan bölgesinde işgalci olduğunu gözardı ederek "Suriye'nin doğusu ile batısı arasındaki bağlantının kopmasının ekonomiyi çökerttiğini, ABD Suriye’nin doğu ve kuzeyinde 'radikal Kürt siyasetçilerle' ayrı bir devlet kurumu oluşturduğunu ve TC'nin Rojava’yı bombalamasının da bu girişimlerin sonucu olduğunu" ileri sürmesi Rusya'nın rengini belli ediyor. TC'ye karşı hiçbir açıklama yapmayan Suriye BAAS rejiminin Kuzey Suriye yönetimine ve Kürt halkına dönük tehditkar ifadeleri de doğrudan Rusya'nın tutumuyla ilgilidir.
İşgal tehdidine ilişkin İran henüz resmi bir açıklama yapmadı. KDP güdümlü KDP-S ise Erdoğan'ın saldırılarına tutum alacağına, "PYD'nin Türkiye’nin eline gerekçe (ne tür gerekçeler olduğu belirtilmiyor) verdiğini" ileri sürüyor.
TC'nin "Sınır güvenliğinin ihlal edildiği" bahanesiyle 27 Ekim'den sonra Kuzey-Doğu Suriye'ye saldırması üzerine ABD sınırda gözlem noktaları oluşturmaya başladı ve ardından TC saldırıları bıçak gibi kesildi. Kimin kimler için tehdit olduğu da ortaya çıkmış oldu.
"Fırat'ın doğusuna dönük saldırı planlarının Minbic pazarlığı için ABD'yi sıkıştırmaya dönük taktik hamle olduğu" yüksek ihtimal olsa da durumun bu kadar basit olmadığını gösteren veriler ortaya çıktı.
MİT'in yakalanan "Çukur timi" ciddi itiraflarda bulundu. TC'nin Kuzey-Doğu Suriye'de Kürt ve Arap halklarını birbirine düşman etmeyi amaçladığını, bu amaçla MİT bünyesinde özel hücreler kurulduğunu, QSD/YPG komuta kademesine ve Özerk Yönetim’de yer alan Arap aşiret reislerine yönelik suikastlara yöneldiği açığa çıkıyor. Reqa, Tebqa, Minbic, Eyn Îsa ve Girê Spî'de son zamanlarda gerçekleşen suikastlarla önemli Arap şahsiyetlerin katilinin Erdoğan ve MİT olduğu artık aşikardır.
Dahası; Kuzey Suriye Güvenlik Güçleri, 12 Aralık'ta Kobanê ve çevresinde 25 Haziran 2015'te DAİŞ'in yaptığına benzer bir sivil katliam saldırısı olacağı yönünde birkaç gün öncesinden bilgi edinmiş ve bunun için de gerekli güvenlik önlemlerini almıştı. Erdoğan'ın işgal tehdidi ve saldırılara dönük açıklamasının aynı güne rast gelmesi tesadüf olabilir mi?
25 Haziran Katliamı’nda TC'nin rolü dikkat alındığında katliam provasının kim/kimler tarafından planlanmış olabileceği de rahatlıkla kestirilebilir.