Başbakan Erdoğan’ın bayram günü verdiği mesajlar içerisinde en dikkat çekici olanı, partisinin il örgütü ile bayramlaşma sırasında NOBEL’i hedef alarak kullandığı ‘ilkeli siyaset’ çağrısıdır. Tabi Başbakan’ın ‘ilkeli olmak’ diye kastettiği öngörülü olmaktır. Hem de nasıl bir öngörü. Ödül verdiğiniz kişinin ilerde ne yapacağını, hangi ülkelere girip çıkabileceğini  öngörmek, hatta garanti altına almakla ilkeli olmanın ilişkisini kurmak son derece zor. Başbakan’ın kullanıldığı bağlamı bir kenara bıraktığınızda ‘ilkeli olmak’, siyasetin ele alınmaya değer en önemli unsurlarındandır.

Örneğin Ergenekon davasında mesai arkadaşı Başbuğ ile ilgili değerlendirmelerinden geri adım atmayıp, dava ile ilgili benzer eleştiriler yapanları darbe yanlısı olmakla suçlamak tam da bir ilkeli olma sorunudur.
Oysa demokratik siyasetin gelişmesi açısından Ergenekon davasından çıkarılacak en önemli ders, Türkiye’nin geleceğinde yargı-yürütme ilişkisi üzerine olmalıdır. Her ne kadar HSYK ile ilgili düzenlemelerde referandumun üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen yeni ayarlar yapma ihtiyacı duyulsa da bu tartışma devam edecektir. Yargının, Hükümete yönelik hukuk dışı girişimleri cezalandırma gücünü kendinde görmesi son derece önemlidir. Bu cesaretin sergilenmesinde hükümetin verdiği destek asla göz ardı edilmemelidir. Aynı desteğin topluma karşı işlenen suçlarda verilip verilmeyeceği, tam da ilkeli demokrasi taraftarlığı tartışmasını beraberinde getirir. Faili meçhuller gibi son derece kritik davalarda aynı kararlı yaklaşım geliştirilmezse Ergenekon davası demokratikleşme bağlamında okunamaz. Elbette hükümetlere yönelik darbe girişimlerinin  cezalandırılması gerekir. Ancak bu kılıf altında bir muhalefet dinamiği tasfiye edilmeye çalışılırsa, atılan adımlar demokratikleşmeye değil otoriterleşmeye hizmet eder.
İlkeli olmanın ne anlama geldiğini iki güncel dış politika gelişmesi üzerinden de ele almaya çalışalım. Mısır’da seçilmiş siyasetçilerin tutuklanmasını demokrasiye vurulan darbe olarak yorumlayıp, Kürt siyasetçiler söz konusu olduğunda ‘terörle mücadele’ konseptine teslim olmak ilkeli siyasetle açıklanamaz. Hele kendi ülkesinde hasta tutuklular konusunda bile bu kadar ağırdan alıp, başka ülkelerde demokratik siyaset savunusu rolüne soyunmak son derece sorunludur.
Aynı yaklaşım Rojava konusunda da kendini göstermektedir.  PYD ve Nusra güçlerini marjinal hareketler kategorisinde ele alıp Suriye siyasetinde demokratik dönüşüme destek olmak imkansızdır. Aşırı uçlar kavga ediyor anlayışı ile Kürtlerin uğradığı saldırılar karşısında tarafsızlık rolüne soyunmanın, bırakın ilkeli olup olmamasını, inandırıcılığı bile tartışmalıdır. Bir yanda destek verip Türkiye’yi üs olarak kullanmalarına göz yumduğunuz gruplar diğer yanda kendi geleceğini inşa etmelerini tehdit olarak gördüğünüz Kürtler.
İlkeli olma çağrısı, tam bir suçluluk psikolojisinin yansıması mı acaba? Bu soruyu Kürtler gibi demokratik kamuoyu da soruyor. Başbakan meclisin çalışma takvimini belirlerken bu soruya bir nebze olsun cevap vermiş olacak.