Türban takan kadınlar… Başörtüyle yaşamın her alanında söz sahibi olmak isteyen kadınlar…

Yeni bir moda alanı açarak, giyim endüstrisinin yönünü değiştiren kadınlar…
Özgür olduklarını iddia eden kadınlar…
Çağ atlayarak konuşan kadınlar…
Bugünün “başörtülü özgür” kadınının, yüzyıllarca önce, ilk başını örtmek mecburiyetinde kalan kadının tarihinden haberi var mı?
İlk Müslüman kadın neden türban-başörtü-çarşaf taktı?
Ondan önce neler giyindi?
Kadınların etek ve pantolonla caddeye çıkmasına engel olan erkeklerin tarihini biliyor mu?
Kadınları köleleştiren dünyanın hakimleri erkekler, “namus”u toplumsal kanunların “kutsal” kuralı haline getirdiler.
Aynı erkekler, kölelik sistemini stabilize ettikten sonra, onların diktasını kadınlar savunmaya başladı.
Hipotez: Türkiye tarihinin “eşsiz diplomatı” Kürt” Kamuran İnan Türk olarak ne kadar özgürse; “başörtülü özgür” olduğunu söyleyen kadın o kadar özgürdür.
Kapana sıkıştırılmış ruhlar dünyasında, mağdurların sözlerine inanmama felsefesine inanıyorum.
Kim nerede ve hangi gücün hükmettiği dünyada konuşuyor?
Türkiye’de konuşan kadınların kendileri mi konuşuyor?
Bundan aşırı kuşku duyuyorum.
Kürdistan’da da uzun dönem bu korkuyu yaşadım.
Çünkü, başlatılan kadın hamlesini dağlarla sınırlı olacağını düşündüm.
Bugün için bunu söyleyemem.
Kürdistan devriminin en büyük başarısı, kadınların açtığı çığ büyüme oldu.
Eğer bir toplantıyı bir kadın yönetmiyorsa, bir eksiklik hissediyorum.
Onyıllarca önce, bir Kürt kadınının herhangi bir toplantıyı yönetmesi hayal ürünüydü.
Kürdistan kadını dünya halkları ve sosyalist hareketlerine çokşey verecek, bundan kuşku duymuyorum.
Şu başörtüsü tartışmasıyla ilgili sadece erkekleri dinleyiniz yeter. Erkek gözüyle kadın dünyasına bakınca…
Biz erkekler kadın dünyasına erkek gözüyle bakmaktan korkarız. Çünkü hep yalan söyler ve boynu bükük suçluların kendilerini ele vermemek için elinden gelen tüm hilelere başvururuz.
Ama kadınlar bunu anlamazlar mı?
Anlarlar.
Bizi doğuranlar onlar.
Onların başına bela olanlar biz.
Bizi kahraman oğulları olarak askere göndermeleri için onları “gönüllü” anneler yapan biz.
Bizim yalancı politikacı, işadamı ve başarılı “yazar-çizer” olmamızı sağlayanlar, bunu “gönüllü” yapanlar onlar.
Erkek gözüyle bakınca.
Kadınlar “gönüllü başörtü takar”lar.
Zaten bu kadınlar, hep gönüllü beş-on çocuk doğurmamış mıydı?
Onlar “gönüllü” el bileklerini ve yüzlerini açtıklarında, onlara ters bakan erkekleri linç etmemizi bize dikte etmemişler miydi?
Diyarbekir’in 40 derece sıcağında ayak bileklerine kadar siyah çarşaflarla örtünen o kadınlar, bizim onlara bu müsadeyi vermemiz için asırlar boyu savaşmamışlar mıydı?
Erkeklerin histerik ve sabırsız birçok isteğine “gönüllü” evet diyenler bu kadınlar değil mi?
Toplusal kuralların müşterek çocuklarımızın fiziki ve ruh sağlığına kurban ettiği kadınlarımız!
Yenilgilerimizi yarattığı gerginliğin kesip kavurduğu dünyanın merkezinde duran kadınlar!
Başarısızlıklarımızdan mesul tuttuklarımız.
Ve tüm bunlara rağmen, hergün bizi affedip, evimizin kapısını açtıktan sonra, tabağımıza yemek koyan, bir gece boyu stresimize boyun eğenler bu “gönüllü” kadınlar değil mi?
Ve tüm bunlardan sonra, evden çıktıklarında, biz erkeklerin tüm “itirazlarına” rağmen, bizi dinlemeyerek “gönüllü”  başörtüsü takarak, “özgürleşen” bizi elaleme rezil etmeyen, bizim tanrıdan daha çok “sevdiğimiz” bu kadınlar değil mi?
Onlar mı özgür, biz mi tutsağız?
Yoksa onlar tutsakların tutsağı mı?