“Soykırım / genocide” kavramı, Yale Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan Raphael Lemkin tarafından 1944 yılında yani II. Dünya Savaşı biterken formüle edildi. Lemkin’e soykırım konusu ile nasıl ilgilenmeye başladığı sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Soykırım konusu ile ilgilenmeye başladım çünkü (tarihte) birçok kez soykırımlar gerçekleşti. Ermeniler’in başına geldi. Ermeniler’e yapılandan sonra ise Hitler harekete geçti…” Diğer bir deyişle, 1944’te ilk kez adına “soykırım” denilen, kasıtlı şekilde belirli bir grubu kimliğinden dolayı yok etmeyi amaçlayan kitlesel kıyımlara ilişkin ilgili uluslararası hukuk terimi, aslında Ermeni soykırımına referansla oluşturuldu. Nitekim, 1944 yılında Hitler’in işlediği Yahudi katliamlarının boyutu dünya kamuoyu tarafından hala net bilinmiyordu. Sonrasında, soykırım hukuku ilk kez II. Dünya Savaşı sırasında öldürülen 6 milyon Yahudi için işletildi. Bu iki soykırım arasında birçok tarihsel bağlantı var. Ama en çarpıcı olanını Hitler’in ağzından dinleyelim: “(…) Bizim savaşma amacımızın belirli bir hatta ulaşmak değil düşmanı fiziksel olarak yok etmek olduğuna dair emrileri verdim. Bu doğrultuda, Polonya menşeili ve Lehçe konuşan erkek, kadın ve çocukların acımasızca ve merhamet gösterilmeden ölüme gönderilmesi için özel Nazi birliklerini yolladım. Ancak bu şekilde ihtiyacımız olan yaşam alanını elde edebiliriz. Sonuç olarak, bugün Ermenilerin yok edilmesi hakkında konuşan kimse var mı?” (22 Ağustos 1939).   


Dünyanın Ermeni soykırımına sessiz kaldığı için Yahudi soykırımını mümkün kıldığına şüphe yok. Ama iki soykırımın gerçekleşme biçimleri ve soykırım teknikleri arasında ciddi farklar var. 1933’ten itibaren; Belirli saatlerde sokağa çıkma yasakları, akabinde zorunlu gettolaştırma, sonrasında vatandaşlık haklarından yoksun bırakma, zorla Yahudi mülklerine el koyma ve bir sürü başka uygulamalarla Almanya’da soykırım sürecine gidileceği daha izi sürülebilir şekilde gerçekleşti. Ama Türkiye’de durum farklıydı. II. Abdulhamid döneminde 1895’deki Ermeni katliamları ve 1909’daki Adana katliamı sonrası I. Dünya Savaşı başladığında Ermenilerin belirli bir düzeyde hedef alınacağı kestirilmekteydi ama temel bir sorun vardı: Modern anlamda soykırım tekniği henüz Orta Doğu’da uygulanmamış, ne Ermenilerin ne de uluslararası güçlerin devletin aşabileceği katliam eşiğini görebilmeleri pek mümkün değildi.    


Ermeni soykırımının “öngörülemezliği” anlatılırken sıklıkla acı bir anektoda referans verilir. Ermeni Mebus Krikor Zohrab ile İttihat ve Terakki’nin tepesindeki üç isimden biri olan Talat Paşa, 2 Haziran 1915’te İstanbul’da Cercle d’Orient’te (Büyük Kulüp) saatlerce iskambil oynarlar. Bir süre sonra Zohrab ayrılması gerektiği belirtir. Talat Paşa ayağa kalkar. Krikor Zohrab’a sarılıp yanağından öper. Pek alışık olmadığı bu harekete anlam veremeyen Zohrab, aynı gece gözaltına alınır. Sonradan ortaya çıkacağı üzere, Talat Paşa iskambil buluşmasından 2 önce Zohrab’ın gözaltına alınması için gerekli imzaları atmıştır. Tutuklanan Zohrab daha sonra birçok Ermeni mebus ve aydın gibi İstanbul’dan bir kafile ile çıkarılır. Bu sürgün esnasında, 19 Temmuz 1915’te Urfa’da Teşkilat-ı Mahsusa elemanı olan Çerkez Ahmet tarafından öldürülür. Ahmet Refik Altınay’ın anılarında Ermeni Mebusu Krikor Zohrab’ı nasıl öldürdüğünü Çerkez Ahmet şu şekilde aktarmıştır: “Sonra Zöhrab’ı yakaladım, ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim”. Ermeni soykırımı, uluslararası güçlerin I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilerden daha “büyük” dertlerinin olduğu bir süreçte gerçekleşti. Osmanlı’nın Ruslar karşısında Kafkas Cephesinde yediği bozgununun üstüne “Ruslarla işbirliği yapan hainler” olarak Ermeniler “günah keçisi” ilan edildiler. Osmanlı devleti tarafından “toplu sürgün” görüntüsü altında soykırıma uğratıldılar. Bu soykırıma dair en çarpıcı olan hakikat şudur: Planlamasından gerçekleştirilmesine kadar muazzam bir sinsilik ve gizlilik ile hareket eden bir akılla yapılmıştır.   


İnsanlar genellikle soykırımların sonrasını konuşur, öncesini neden nasılsa tarihçilere havale edilmiş gibidir. Oysa soykırım ve katliamlardan çıkarılacak dersler, soykırım esnasına veya sonrasına değil öncesine bakılarak çıkarılabilir. Ermeniler 1895 katliamları öncesi özerklik taleplerinde bulunmuştu, katliamlara rağmen bu talebi dillendirmeyi sürdürdüler. Sonrasında Abdulhamid’i deviren İttihatçılar ile 1909 sonrası yaptıkları ittifaklar Ermeniler’i kurtaramayacaktı. 1914 sonrası savaş koşulları, İttihatçıların soykırım planları için “uygun” uluslararası konjonktürü yarattı. Soykırım kararına dair somut belgelerin tarihlerine bakılındığında, en fala İstanbul’daki aydınların sürgün tarihi olan 24 Nisan 1915’ten birkaç ay öncesine kadar gidilebiliyor. Bu tarihsellikten de anlaşılacağı üzere, katliam politikası yürüten güçler, ancak be ancak buna engel olabilecek uluslararası ve bölgesel dengeler ortadan kalktığında soykırım girişimlerinde bulunabilmişler. Diğer bir deyişle, devleti olmayan ve siyasi talepleri olan halklar, öz savunmaları yeterli olmadığında kendi tarihleri boyunca katliam-soykırım mekiğinde dolaşıyorlar. Ezidi Kürtler örneğinde yakın zamanda gördüğümüz gibi, şu an Orta Doğu’da öz savunması yeterli olmayan halkların büyük çoğunluğu soykırım tehdidi ile karşı karşıya gelebilir.     


Almanya Federal Meclisi’ne daha önceden onlarca defa önerilmiş olmasına rağmen Ermeni Soykırımı tasarısının henüz kabul edilmiş olması soykırım-sonrası siyaset ile alakalı bir konu. Siyasi konjonktürel sebepleri ve sonuçları dışında da üzerine konuşmaya değer bir şey yok. Ama Surp Giragos Kilisesi’nden bahsetmek faydalı olabilir. Diyarbakır Sur’daki Orta Doğu’da Ermeniler için en büyük mabed olan bu kilise, I. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından askeri garnizon olarak kullanılmıştı. Ermeni soykırımı ve Kürt katliamları sonrasında pamuk deposu olarak kullanıldı. On yıllar geçtikten sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Ermeni cemaati tarafından kilise restore edildi. Ancak Sur direnişinin bastırılması sürecinde TSK ve Özel Harekatçılar tarafından yine askeri garnizon olarak kullanılmaya başlandı. Devletin katliam ve soykırım tarihçesine bakıldığında çıkarılabilecek iki ders var: Ne Surp Giragos’un şu an içinde bulunduğu hali ne de bu coğrafyada kitlesel kıyımların öngörülemezliğini hiç ama hiç hafife almamak gerekiyor.