
64.Uluslararası Mannheim-Heidelberg Film Festivali kapsamında Dêrsimli yönetmen Murat Eroğlu’nun ‘Şafakla Dönenler’ i yarışma filmi olarak gösterildi. Senaryosunu ve yönetmenliğini Murat Eroğlu’nun üstlendiği ‘Şafakla Dönenler’, sebze halinde pazarcılık yapan 90'lı yıllarda köyünden İstanbul'a göç ettirilen baba Erdal ile 12 yaşındaki oğlu Merdan’ın bir gecelik hikayesine odaklanıyor. Yönetmen Murat Eroğlu filminde 'Kürt gerçekliği'nin başka yüzüne çeviriyor, kamerasını. Göçle metropollerin varoşları ve çalışma koşullarında, vahşi sömürü ile karşı karşıya kalan Kürt emekçilerinin sorunlarına pencere açıyor. Festival kapsamında filminin Almanya prömiyerine gelen Yönetmen Murat Eroğlu ile sinemacılığını, filmini ve Kürt sinemasını konuştuk.
Sanatla ilgilenme, sinemacılık nasıl başladı sende?
inemacılık aslında sadece kendi sinemacılığım değil, Kürtlerde son dönemlerde yoğunlaşmaya başlayan sanat alanındaki yönelimler; edebiyatta, tiyatroda genel olarak sanatta Kürtlerde müthiş bir yönelim var. Bende bunu düşündüm aslında, benimkisi neredeydi diye… Şu tür sonuçlar çıkardım: Kürdistandaki devlet baskısı, din baskısı, feodalitenin baskısı nedeniyle bireylerin kendisini ifade edecek dünyaları kalmıyor. Kendisini tanımlayacak, tanıyacak dünyası olmuyor. Kürt Özgürlük hareketinin gelişmesi, oradaki insanlara bir ufuk açması, yeni bir kişilik, yeni bir dünya bakış açısı sunması, yeni bir insan tipinin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar kendisini tanımaya başlıyor. Yıllardır biriktirdiği, bastırdığı o duygularını zihinsel olarak özgür değişimi, sanatla ifade etmeye çalışıyorlar. Politik bir ortamda yetiştim, okuyan araştıran duyarlı çevrede yetiştim. Dolayısıyla o mücadele benimde önümü açtı. Üniversite için, Cumhuriyet Üniversitesi sinema bölümünü tercih ettim. Sinema okudum. Sinema bölümü bittikten sonra, İstanbul'a döndüm. Ama Üniversite döneminde kısa filmler, belgesel filmler çektim. Üniversite yıllarımda çektiğim 3 kısa film var. Bir tanesi tersane işçilerinin yaşamını anlatıyor, o zaman tersanelerde işçi ölümleri çok fazlaydı. 'Çelik Sertleşince' adlı bir kısa belgesel çekmiştim. O da İşçi Film Festivali kapsamında gösterildi. Daha sonra, Kadınların sorunlarını anlatan 'Kadının Yürüyüşü' adlı kısa film çektim bunlar yarı amatör kısa filmlerdi. 3.cü filmim 'Arayış' adlı kısa filmdi.
Sinemanı emekçilerin sorunları üzerine kurma nedenlerini açıklayabilir misin?
Belki de bu, İstanbul'da yaşamanın verdiği çarpıklık. İş olarak, patron-işçi arasında uçurum var. Benim Dérsim'den göç sonrası yaşadığım yer, Pendik Tersane Mahallesi idi. Burada işçiler sabah erkenden kalkar, fabrikaya gider, tersaneye gider. Sabah bakarsın ki, işçiler yürüyerek akın akın tersaneye giderler, bu insanlar gidip asgari ücrete gece gündüz kölelik koşullarında yaşarlar. Bizim ailemizde işçi emekçi ailesidir. Köyler 90'larda boşaltılıyor. İstanbul'a gidiyorsun. Ailenden hiç kimsenin evi yok, en ağır koşullarda çalışıp yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Etrafımızdaki tanıdığım herkes İstanbul'da vasıfsız bir işçi idi. Kürt emekçisiydi ve bunlar dediğim gibi kendi coğrafyalarından sürgün edilmişler, dil sorunları var. Bu durumun dışında bir de çalışmaları lazım. Bu insanların yapacağı bir iş yok. Biri inşaatta çalışıyor tersanede çalışıyor, pazarda çalışıyorlar. Bugün baktığımız zaman devlet Kürtleri sadece coğrafyalarından sürmekle yetinmiyor. Büyük şehirlere göç ettirip, vasıfsız bırakıp, ekonomik anlamda da kendi kaderiyle yüz yüze bırakıyor. Her ailenin 7-8 çocuğu var ortalama. Örneğin biz 6 kardeştik ve o evin reisi, babası çalışıp o 6 çocuğa bakmak zorunda. Başka da birşey düşünmüyor artık. İşte devletin ona yaptığı zulmü, işkenceyi, asimilasyon sürecini bile düşünmüyor, düşünemiyor. Çünkü devlet onu öylesine bir kıskaca cendereye sokuyor ki, onun düşünecek bir vakti yok. Belki de benim buradan yaklaşmam buradan geliyor.
Filminin açılış konuşmasında bu hikaye birazda beni anlatıyor demiştin, neden seni anlatıyor?
Evet bu biraz da benim hikayem. Bu benimde yaşadığım içinde olduğum bir dünya. Üniversiteyi kazandığımda harç parası vermek zorundaydım. Bu parayı da kendim kazanıp kendim vermek zorundaydım. Çevremde çalışan akrabalarımın birçoğu sebze halinde çalışıyordu. Bende halde çalıştım ve bu dünyanın ne kadar acımasız olduğunu gördüm. Buradaki dünya mutlaka anlatılması gerekiyordu. Çünkü burada insanlar tersine bir şey yaşıyorlardı. Gündüz yatıp akşamları çalışıyorlardı. Karda soğukta kışta çalışıyorlardı. Dolayısıyla sende bunun parçası oluyorsun. İlerleyen yıllarda sinema alanında deneyim elde ettikten sonra, artık kendi hikayeni çekmek istiyorsun. Bu arayışım başladığında baktım ki, aslında o kısa dönemde çalıştığım sebze halindeki insanların hikayelerini kafamda yazmışım aslında. Sonra tekrar oraya döndüm, baktım, izledim, gözlemledim. Ve böyle bir hikayeyle yola çıktım.
Filminde Kürtler nerede idi?
Sadece sebze halindeki dünyaya girdim. Halde çalışan Türklerde vardı, farklı kimliklerden insanlarda vardı. Halin kapısından içeri girdiğinizde sizin kimliğinle değil, sömürü biçimi ortaya çıkıyordu aslında dolayısıyla, tabi ki ben şuna dikkat ettim. Orada çalışan yüzde 60-70 Kürt olsa da, çalışan diğer insanlarda vardı ama hikayemi Kürt noktasından çıkarırken arka fonda da Kürt gerçekliğini vermeyi ihmal etmedim. İşte karakterimin çocuğunun isminin Kürtçe olması, Merdan olması Kürt çocuklarının kendi aralarında Kürtçe konuşması da aslında filmin Kürt sorunundan Kürt emekçilerinin sorunlarından bağımsız olmadığını gösteriyor. Önde sınıfsal sorunu anlatırken, arka planda da Kürt emekçilerini, Kürt emekçilerinin sömürüsünü anlatmaya çalıştım.
Seni yaşadığın coğrafyadan kökünden koparıp getirip başka bir yere sürüyor, aslında sana sahip çıkmıyor da. Seni çırılçıplak ortada bırakıyor. Bir çiçeği kökünden toprağından alıp başka bir yere götürürsün, ama onu yetiştirecek toprak onun bağlarının olduğu toprak olmadığı zaman onun suyunu vermediğinde güneşini almadığı zaman o ölür kaderine terk edilir. İnsanları sadece yerinden etmiyorsun, çırılçıplak ortada bırakıyorsun, vasıfsız bırakıyorsun ve o insanlar bir sürü tehlikeyle karşı karşıya kalmak zorunda kalıyor. Ve bu tehdide tek başına mücadele vermek zorunda kalıyorlar. Devlet olarak hiç bir şekilde onları koruyacak, sahiplenecek, sosyal devlet, hukuk devleti, adil devlet anlayışının görevlerini yerine getirmiyorsun. Ve dolayısıyla 'hal' birazda 'kurtlar sofrası'. Güçlünün güçsüzü ezdiği bir yer.
Filminizde sinematografik ögeler gözlemlemek mümkün. Bu yoğunlaşma özel bir tercih mi?
Evet.. Evet… Bireysel olarak kendimde fotoğraf çekiyorum, hani fotoğrafçı olarak kendimi tanımlamasam da birey olarak fotoğraf çekiyorum. Bunun getirdiği bir göz var. İkincisi çektiğim önceki filmlerimde de görsel olarak o doygunluğu vermeye çalışıyorum. Sinema görüntü, ses gibi temel unsurlardan oluşur. Görsel olarak yapacağım işin oluşturacağım kadrajın, dolu dolu olmasına özen gösteriyorum çünkü kamarayı gösterecek yeri, sen tercih ediyorsun. O tercihin bir anlamı olmalı. Kamara oraya boş yere dönmemeli.
O her hareketin her planın bir anlamı olmalı tabi bazen o anlamın içerisinde anlamsızlıkta olur o da bir anlamdır. O seçtiğim dünya kendi başına o görselliği sunuyordu bana. Karanlık dünya, çalışan işçiler, solgun yüzler, ateşte ısınan eller, çekilen arabalar, el arabaları, tekerlekler, o tırların büyük kamyonların tekerlekleri…
Kendi içerisinde o kadar çelişki var ki, bunu en iyi bir biçimde görsellikle anlatabilirim diye düşündüm ve görmeye çalıştım.
Kürtler kendilerini sinema ile anlatıyor
Tabi ki, bu konuda çok tartışmalar var. Kürt sineması için konuşulan dilin belli bir kısmının Kürtçe olması karakterinin Kürt olması yeterli olur deniliyor. Bazen mekanlar gerekli olur denilebilir, ama ben kendimce bu filmin bir Kürt filmi olduğunu söyleyebilirim çünkü benim karakterim Kürt. Bunu yazarken Kürt bir karakter olarak yazdım, ben de Kürdüm. Tabi ki mesele, lokal hikayeleri, verili hikayeleri, evrensel bir dille kamara diliyle anlattığımız zaman o hikayeyi yerelden kurtarmamız gerekiyor. Evrensel bir dile, evrensel bir anlam biçimine kavuşturmamız gerekiyor. Biraz bunu yapmaya çalıştım. Filme alınan tepkiler verilen tepkiler doğru bir haklı yerden baktığımızı gösterdi. Hikaye ne kadar o coğrafyaya ait olsa da dünyanın başka yerinde izlendiğinde bu meselenin orada da dünyanın başka yerinde de geçmiş olabileceği duygusu vardı.
Kürt sineması yeni yeni emekleme çağında. Sinema gücünü düşünceden alır. Kürtler bu zamana kadar kendi dertlerini hikayelerini meselelerini hep sözsel olarak, dengbéjlikle anlatmaya çalıştılar. Yeni yeni Kürtler verdiği mücadeleler sonucu, kendilerini ifade etmeye başladılar, şiiri, edebiyatı yeni ortaya çıkmaya başlıyor. Kürt edebiyatı, şiiri de, tiyatrosu da yeni yeni ortaya çıkıyor. Kürt sineması da yeni biçimleniyor, kendi içerisinde tartışmalar mevcut. Kendi karakterlerini ortaya çıkarıyor. Kendi sinemama dilini yeni yeni ortaya çıkarmaya çalışıyor. Şu anda Kürtlerin sineması İran'da, Irak'ta, Türkiye'de ve Suriye'de oradaki Kürt yönetmenlerin bireysel yetenekleri de olsa yavaş yavaş ürün vermeye başlıyor. Ve Kürtler kendilerini sinema ile anlatmaya başladı. Türkiye'de festivallerde her sene ödül alan Kürt yönetmenler, Kürt filmleri, Kürt oyuncuları oluyor. Ve dolayısıyla Kürtlerin hikayeleri anlatıldığı süre kendi gerçeğini anlatmakla birlikte o ülkenin sinemasını da, sanatını da etkileyecektir. Çünkü bu; ülkenin, coğrafyanın, Ortadoğu'nun en kadim halklarından biriktirmiş olduğu insanlık mirası belkide Kürtlerin müziğinde, dilinde özgürleştiği oranda Kürt sineması daha çok ürün verecektir. Ve dünyada çok ses getireceğine inanıyorum.
ERDOÐAN YENER